Menu
Havuz

Havuz (19)

Cumalıkızık

 

Nagahan ol şara vardım
Ol şarı yapılır gördüm 
Ben dahil bile yapıldım 
Taş ü toprak arasında 
On dördüncü yüzyılın şiir ve hikmet yüklü simalarından Hacı bayram veli,Çok farklı şekillerde yorumlanabilecek bu mısralarında o çağın anadolusundakı imar faaliyetlerini de anlatır gibidir.Gerçekten onbirinci yüzyıldan itibaren yurt edinilmeye başlanması ile Anadoluda yeni bir şehirleşmenin ve yeni bir hayatın şekillendiği görülür. Müslüman türkler,bizans ve öncesinden kalan şehir mirasını tahrip etmeden anadoluya yerleşir ve kendi şehirlerini kurarlar. 


Anadolu,medeniyetler beşiği ,nice kavmi bağrında barındırmış bu güzel yurt, oğuzlarıda buyur eder. 14.yüzyıl Türklerin ovalarda at toynaklarının yankılandığı,kılıc şakırtılarının Vadileri inlettigi yüzyıldır.Oğuz boylarından kızıklar Ertuğrul gaziden yurt isterler,Ertuğrul gazi' de uludağ eteklerinde bursaya bir sigara içimi yer verir. Cumali bey, Fethi bey, Hamlı bey, Bayındır Bey köylerini kurarlar. 

Bu köylerden günümüze kadar mimari yapsını koruyabilen tek köy Cumalıkızıktır. Cumalıkızık köyü geleneksel malzemesi olan ahşabı, yaşı alaturka kiremit çatı örtüsü ve yesili ile Dokusundaki özellikleri günümüze kadar alabildigince koruyan bir kırsal yerleşme alanı olarak Türk sivil mimarisinin bize bıraktığı önemli bir mirastır. 

Osmanlı döneminde şehir ev sokak mahalle çarşı yerli yerine oturur.Eski şehir hayatının asıl kahramanı evdir. Günün çoğu zamanı burada geçer. Burada doğulur yaşanılır ve yeni hayatlar kurulur. Ev sırrını dışarıya vurmaktan kaçınan bir medeniyetin kutsal aile ocağıdır . Bu ocak tüttükçe aile yaşar toplum sağlıklı olur. Hayatı bütün dış tesirlerden koruyan ev yaşanılan bir bütündür. Bu yüzden tabiatıda içinde bulundurur. Avlu kapısından girildiğinde bu dışa kapalı dünyanın kendi iç alemi ile karşılaşılır. Bu iç dünya tabiatla uyumlu bir bütün teşkil eder. 


Evlerin iki temel özelliği vardır:yalın ve işlevsel olmaları.Yalın çünkü şatafattan ve ihtişamdan eser bulunmaz. İşlevsel çünkü her santimetrekaresi günlük yaşamın ihtiyaçlarını karşılamak için düşünülmüş ve motif motif örülmüştür. Yalın ve işlevsel sivil mimari doku bu özellikleri ile kralların saraylarını bile gölgede bırakan bir tarihsel hayranlık uyandırır bizde. Cumalıkızık evleri bir tesadüf sonucu bu güne gelmiştir. Cumalıkızık köylüsü her bir taşın altında Kapı tokmağında cumbasında ağaç işlemesinde izleri olan göz nuruna alın terine sahip çıkmıstır. Yüzyıllarca yangına fırtınalara sele çığa karşı korumuştur. 

Sade iddiasız bir dış görünüş
sokağa bakan duvarlar ya tamamen penceresiz yada pencereler küçük 
yukarda kuzeye bakan soğuk rüzgarlara açık duvarlar sağır 
Cumalıkızık’ta terk edilmemiş hemen her evin asması vardır. Asma gölge demek yeşil demek şan demektir. Pencere önündeki saksılar baharda zambak açar. Pencereden sarkan bir gelın çiçeğinin kokusu gelir. Bir kız pencereyi hafif aralar pencerenin köşesinden size bakar. Sonra birden kapar perdeyi bir giz gibi. O orda varmıydı yoksa bir hayalmiydi? Bilirsiniz ama söyleyemezsiniz

Yazın güneşin, kışın rüzgarın tesirini kesen evlerin geniş saçakları zaman zaman birbirlerine çok yaklaşır .Bazende çok az açıklığı olan bir sokak örtüsü teşkil ederler. Bir lodos eser evler biraz daha birbirlerine sokulur,nefesleriyle birbirlerini ısıtırlar sevgililer gibi. 


Eski evlerin dış kulağı,kapı tokmağı.çalınsa kapı açılıverecek.kapı açılınca ağaçlar dal verecek. Güller yaprağa duracak kuş sesleri su şırıltılarına karışacak. Kapı açılmıyor, oysa açılmalı bir açan olmalı sessizce.Evet bu bir rüya. Hazine belkide kapının ardında Gözümüz tahta kanatlı kapının yukarılarına kayıyor. 

Ağaca oyulmuş bu ay yıldız insanın isterse. Gökten ay ve yıldızı çekip yere indirebilecek gücünü simgeliyor. Sabah buğu yükselir çatılardan, gecenin mahmurluğu kalkar. Toprak uyanır köylü yola çıkar. Gidilecek yol uludağ yoludur kadınlar yerfıstığı sökeceklerdir yerden, erkekler odun kesecektir. Yaşlı genc çocuk kadın çalışacaklardır. Evler sokaklar çesmeler çınarlar kadınlar çocuklar birbirleri ile imece yapacaklar. Alış verişte ulunacaklar. Hepsi bir yaşamı sürdürebilmek içindir. Sokağın köşesinde bir zamanlar yılan dili gibi yanan fener masalsı bir tekerlemedir artık. 

Köşe başında kuyu
Kuyunun içinde suyu
Suyun içinde mercan
Ya bunu bilecen ya bu gece ölecen
Bu sokakların ıssızlığı, bir cin aralığı insanı çıldırtmak içinmidir? Biraz sonra Aralığın öte ucundan belinde kılıcı ile bir efe çıkacak diye beklersiniz ama o titreyen gölge Bir çocuğun gölgesidir. 

Objektifimize vuran ilk gün ışığı uyanan doğa bizlere mitolojik hikayeleri hatırlatıyor. Uludağ etekleri efsanelerle doludur.Sönmeye yüz tutmuş titrek bir mum alevi sesiyle ermiş. Bir ihtiyar bakalım ne anlatır. 

Ah benim sırma saçlı torunum. Nuh peygamber efendimizin gemisini bağlamadığı liman mı var? Tekmil bursa ovasını gemisi ile gezermiş.Bakacak kayasınada gemisini bağlarmış. Bu delikli kaya onun içindir.Eğrek meydanındaki bu çınar nelere tanık olduğunu sormazsanız söylemeyecek. Bu çınarın dallarında kaç insanın çetelerce asıldığını çınardan başka bilen yok ve her devrilen çınarla artık bilen de kalmayacak. 

Taş ve toprakla inanç ve emekle birlik ve dayanışmayla kurulan eski şehirlerimiz... Çevre şartlarını en akılcı ve en güzel şekilde değerlendiren tabii çevreyi tahrip etmeyen. Sanki onun bir parçası olan yapılarımız

Cumalıkızıkta sessizliğin,dinginliğin,doğanın yaşamı güzelleştirmenin çağrısı var İnsanların düşlerinde aradıkları hazine aslında avuçlarının arasında. 

Odada yığın yığın
Gölgenin salkımları
Sofada yalnızlığın
Duyulur adımları
Odalar ve sofalar
Evler düz nara benzer
Nar tanesi sofalar
Akşam yol gibi gezer
Sükun su gibi akar 
Bugün bu evlerin bir kısmı harap haldedir.Birer taş ve toprak yığınıdır şimdi.kimisinin yalnız duvar kalıntıları kimisinin süslemeleri,önemli ayrıntıları. Cumalıkızıkta evler gölgeleri gittikçe azalan, Yer seviyesine yaklaşan yapılardır. Cumalıkızık'tan ayrılıyoruz. Aklımız sorularla yüreğimiz sevgiyle dolu. Ona,Cumalıkızığa sahip çıkmak gerek. Tarihide kültürüde yapan insandır koruyanda yaşatacak olanda insandır. İnsanların düşlerinde aradıkları hazine aslında avuçlarının arasında. Hazine altın, mücevher değil hazine tarih, hazine Cumalıkızık. 

Yazar: bilinmiyor. Zamanında biryerlerde bir basılı sayfa üzerinden alınmıştır.
Fotoğraflar : Yıldırım Çelik 
www.yildirimcelik.org
Devamını oku...

ISRAF

Ondokuz yil evveldi. Stockholm' e gitmistim. Bir otele indim.Geceydi. Sabahleyin, tras olmak için lâvaboya gittigimde, aynanin yaninda ilginç bir not gördüm.

Lütfen diyordu, trastan sonra jiletinizi çöpe atmayin. Yanda bir kutu var, oraya birakin. Bir tek jiletle dahi olsa, Isveç çelik sanayiine yardimci olun. Dogrusu hayretler içinde kaldim. Çocuklugumdan beri çelik esya denince akla Isveç çeligi gelir.
Birçok esya üzerinde "Isveç çeliginden yapilmistir" diye yazardi. Iste o ülke, kullanilmis bir tek ufacik jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çikiyor, gelen turistlere rica yollu uyarida bulunuyordu. Isviçre' de zaman zaman, belli periyotlarda, radyolar, televizyonlar, basin bir haberi duyurur. Su tarihte,su saatte, adamlarimiz gelecek. Siz lütfen hazirliginizi yapin. Okumadiginiz, ilgilenmediginiz, kullanmadiginiz ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kagit,ambalâj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa,kapinin önüne koyun.Isviçre'nin kalkinmasina yardimci olun.
Fazla agaç ziyanina engel olun. Bes yasinda idim. Babaannem rahmetli, pirinç ayikliyordu. Bir tane yere düstü. Babaannem egildi, aramaya basladi. Saga bakiyor, sola bakiyor, bulmaya çalisiyor. Çocukluk iste, aman babaanne dedim. Bir pirinç tanesi için bu kadar çaba harcamaya, yorulmaya deger mi? Rahmetli ilk defa sertlesti bana karsi , öfkeyle dogruldu. Sen oturdugun yerden ahkâm kesiyorsun, dedi. Hiç pirinç üretilirken gördün mü? Insanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alin teri, emegi, çilesi var biliyor musun? Utancimdan kipkirmizi olmustum. Aradan yillar geçti. Hukuk Fakültesinde ögrenciyim. Alain'in proposlarini okuyorum.
Birden irkildim. Babaannemi hatirladim. Alain, bir insan yerde bir igne görüp de egilip almazsa, bütün uygarliga karsi ihanet etmis olur diyordu. Ilâve ediyordu. Bir ignenin üretiminde binlerce insanin alin teri, göz nuru, el emegi vardir diyordu. Japonlar son derece sade, basit, yalin mütevâzi yasayan insanlardir. Evlerini mobilya ile esya ile dolduranlar japonlara göre ruhen tekâmül edememis , hayatin mânâsini anlayamamis , zavalli kimselerdir.Böyleleriyle, zavalli, evini mezat salonuna çevirmis diye eglenirler. Bir insanin gösteris için esyanin esiri olmasi ne kadar acidir. Vaktiyle Japon ekonomisi bir darbogazdan geçiyor. Iç borçlar, dis borçlar girtlagi asiyor. Zamanin basbakani meclisi toplar.
Kürsüye çikar. Durumu olanca açikligi ve tehlikeleri ile anlatir ve su andan itibaren der, Allah sahidim olsun ki, Japonlarin iç ve dis borçlari son kurusuna kadar ödenmeden, pirinçten baska bir sey yemeyecegim. Su üstümdeki elbiseden baska elbise giymeyecegim.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçinma kampanyasi açilir. Japonya bütün borçlarini öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadigini söylemeye gerek yok. Geçenlerde Japon imparatorunun sarayini gördüm. Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevâzi , ne kadar gösteristen uzak... Gerekmedigi halde elektrigi yakmakla, suyu kapamadan bos yere akitmakta, gece çamurlu ayakkabilarimizi temizlemeden yatmakla, yemek yedigimiz kaplari yikamadan birakmakla biz de zalimler sinifina geçmiyor muyuz?
Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüstür. Her sey o kadar birbirine baglidir ki, ilkokul okuma kitabimizdaki bir sözü hiç unutmadim. Bir mih bir nal kaybettirir. Bir nal, bir ati , bir at bir orduya savasi kaybettirir diyordu. Maddî durumumuz ne olursa olsun,ister zengin olalim, ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayiz. Bunda parayi da, maddiyati da asan büyük bir edep ve incelik vardir.

Devamını oku...

YAZ

 

Boş konserve kavanozlarını cam boyasıyla boyayıp tepelerine fırfırlar dikebilirim nihayet. 
Albümleri yerleştirmek, kitapları toparlamak, eskiyenleri ayırmak gerek... 
Çekmeceler toparlanmalı, eskiler ihtiyacı olanlara verilmeli... 
Geçen yıl İzmir dönüşü yoldan aldığım güveçleri kullanabilirim. Mangal yakarız, salatalar yaparız, karpuz kavun keseriz... 
Öğlen yemeklerinde akşamdan kalma kadınbudu köfteye domates soslu kızartma ilave ederim. Taze naneli salata yaparım. 
Televizyon yok, birikmiş bütün kitaplarımı okurum... 
Kafamı dinlerim... 
Kışa biber ve bamya kuruturum. 
Tarhana yapar, turşu kurarım. Erişte keserim... 
Bulaşıklarımı ellerimle yıkarım. Pazara giderim. Sabah bahçeden topladığım domatesle kahvaltılar hazırlarım. Kimse uyanmadan çayımı koyarım, yürüyerek gider sıcak ekmekle gazetelerimi alırım. 
Kekikli zeytinle, yumuşacık beyaz peynirle, taze tereyağıyla kahvaltı ederiz. 
Sabahları radyodan klasik müzik dinleriz, akşamları Türk sanat müziği.. Evin içi güneş kremi ve çiçek kokar... 
El danteli perdelerimi kaldırır, akşam üzeri fesleğenlerimi ve çiçeklerimi sularım... 
Mutlaka bir zeytinyağlı pişiririm. Fasulye olur, imam beğendi (yoksa hünkar bayıldı mıydı, neydi, neyse) olur... 
Otlarla yoğurtlu salatalar yaparız... 
Evin hiçbir yerine saat koymam. 
Akşam güneş battıktan sonra verandada çekirdek çitleriz. Saklambaç oynayan çocukları sesleri çok çıktığında uyarırız ve iç çekerek şükrederiz bu küçük mutluluk için... 



Hayret... 
Hiç böyle yazlar hayal etmezdim... 
Artık toprakla, mutfakla, en yakınlarla dolu, dinlenmek için yaz gelsin ister oldum... 
Ne düşünüyorsun diyorlar bana. "Ne düşünüyorsun?" Boş boş bakıyor görünüyorum ama yaz hayali kuruyorum. 
Oysa önümdeki kağıtlar üst üste, yaz boyu yürütmem gereken programları sıralıyor. 
Büroların floresan ışıkları, bilgisayar tuşları, durmaksızın çalan telefonlar, verilmesi gereken yanıtlar, bitirilmesi gereken hesaplar, idare edilmesi gereken insanlar arasında bazen hayatımdan ümidi keser gibi oluyorum. 

"Sesin niye böyle diyorlar..." 
"Sesin niye böyle, bir şey mi var?" 
Hiçbir şey yok, hiçbir şey.. 
Sadece şile bezi elbisemi giymek, başıma yazma takmak ve bahçe sulamak istiyorum hepsi bu... 


***

Yazıya burada bir ara verdim, sade bir kahve aldım elime... Camdan dışarı baktım. Bu yazıyı hiç güneş görmeyen bir plazanın çalışanları okuduğunda katılacaklar belki ama tüm ömrü evde geçen biriyse eğer okuyan "nankör" diyecek.. 

"Orada yaşadığın küçük mutluluğa şükret!" Değil mi?.. 

Yazarı belli değil
Fotoğraflar Yıldırım Çelik 

Devamını oku...

Ağrı Dağı ve şarap..

 

Mitolojide tanrilarin içkisi olarak kabul edilen Şarap, Tevrat, İncil ve Zebur'da kutsal içki olarak anılır. Şarabın ilk ortaya çıkışı ve bıraktığı etkilerin sebebi ile ilgili çeşitli efsaneler anlatıla gelmiştir. 
Anadolu'da anlatılan en yaygın efsane; Nuh peygamber bir gün Ağrı Dağı'nın eteklerinde dolaşırken son derece neşeli bir keçi görür. 
Keyifle hoplayıp zıplayan keçinin neşesinin kaynağını merak eden Nuh peygamber keçiyi takip eder ve keçinin iri taneli bir meyveyi yediğini görür. Bu meyveyi çok beğenen peygamber üzüm suyunun tiryakisi olur. 
Nuh'un keyfini fark eden Şeytan, onu kiskanarak yakıcı nefesiyle asmaları kurutur. Ancak, Nuh bu duruma çok üzülüp kederlenince Şeytan merhamete gelerek, asmayi kurtarmak için 7 hayvanın kanıyla sulanması gerektiğini söyler. Nuh, onun dediği gibi aslan, kaplan, ayı, köpek, horoz, tilki ve saksağandan oluşan 7 hayvanın kanı ile asmayı sular ve asma yeniden canlanır. 

İşte bu yüzden o günden beri üzümün suyundan ya da bu meyveden üretilen içkiyi içenler; ya aslan gibi cesur, ya kaplan gibi yırtıcı, ya ayı gibi kuvvetli, ya köpek kadar kavgacı, ya horoz gibi gürültücü, ya tilki gibi kurnaz, ya da saksağan gibi geveze olurlar.

Devamını oku...

Martılar Havada Sürekli Mektup arar.

 

Bundan yüzyillar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış. Tabi her masalda oldugu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı ve tabii ki bir de prensesi varmis. Prenses dünyalar güzeli bir kızmış. Kral ona bakılmasını yasaklamış, her gün dolaşmak için saray muhafızları ile sarayın dışına çıkacağı ilan edildiginde halk eğilir ve gözlerini kapatır,ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalanmakmış. 


Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında; fakir bir köylü delikanlı herşeyi göze alarak başını kaldırmış ve prensesle göz göze gelmişler... O an fakir delikanlı prensese inanilmaz bir aşkla tutulmuş. Prensesin derin bakışlarının da boş olmadığını düşünmüş ve günlerce uyuyamamış. Fakir delikanlı ölümü bile göze almak pahasına, prensesi bir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada güzel prenses de onu tutulmuş onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış. Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler. Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına çıkarılan delikanli ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duydugu aşkını anlatmış. 

Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına dayanamayarak delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş. 

Hemen bir gemi hazırlattıran kral, gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada yanlız yaşamaya mahkum etmiş... 

Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan delikanlı prensese olan aşkını kağıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış... Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkını anlamış ve yazdığı mektupları prensese götürmeye başlamışlar... Zamanla prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya götüren martılar aracılığı ile iki gencin arasındaki aşk iyice büyümüş. Ta ki... Bir sabah sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine ağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek. Tabii korkulduğu gibi olmamış... Martıların bile aracı olduğu İki gencin arasındaki büyük aşkı anlayamadığı için kendisinden utanmış ve ağlayarak kızına sarılan kral, hemen bir gemi göndertip fakir delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş. 

Buna duyunca çok mutlu olan prenses hemen delikanlıya bir mektup yazmış ve olanları anlatmış. Bu arada mektubu götürmek için bekleyen martıya da tüm martıların düğünlerine davetli olduğunu söylemiş. Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya götürmek için yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı arkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemek için gagasını açtığında mektubu düşürmüş. Tüm martılar hep birlikte mektubu aramaya başlamışlar. Fakat bir türlü bulamamışlar... 

Bu arada prensesten mektup alamayan aşık delikanlı, yazmış olduğu mektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış... Biraz ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu ariyorlarmış... 
Prensesin kendisini artık unuttuğunu, istemediğini, martıların da onun için yanına gelmediğini sanan delikanlı üzüntüsünden sonunda kendisini fenerden kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Olanlardan habersiz kralın gemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar... 

İşte o gün bugündür, martılar o mektubu ararlar. Mektubu bulup, o inanılmaz sevgiyi geri getirebileceklerine, her şeyi düzelteceklerine, inanarak hep denizler üzerinde uçuşup dururlar....

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

hakkımızda

  • Pandül Neden Var
  • Web Destek Projesi
  • Site Haritası
  • Fotoğraf Galerileri
  • Reklam
  • Grafik Malzemeleri

Üye Giriş yada Kayıt Ol

Our website is protected by DMC Firewall!