Menu

İki Teker Üzerinde Afyon-Antalya

 

BİSİKLETLE AFYON’DAN ANTALYA’YA
Bir yılı aşkın süredir elimde harita Afyon’dan Antalya’ya bisiklet turunu gerçekleştirmek için çeşitli güzergahlar düşünmekteydim. Yıllar önce Atlas yazarı Hüseyin ÜRKMEZ trenle Afyon’a gittikten sonra bisikleti ile Eğirdir, Kovada, Yazılı kanyon, Gebiz üzerinden dört günde Antalya’ya gitmişti. Bu yazıyı okuyunca Fevzi ile böyle bir faaliyet yapmayı hayal etmiş ama bir türlü gerçekleştirememiştik. 
Geçen sene Fevzi bu hayali daha da geliştirmiş ve Bursa’dan Antalya’ya bir arkadaşı ile gitmeyi başarmıştı. Bende bu sene birkaç arkadaşımla bu faaliyeti yapmak için yanıp tutuşuyordum. Afyon’un rakımının 1100 metre olduğunu ve ufak tefek rampaları saymazsak sürekli aşağıya doğru gideceğimizi söyleyerek aklını çeldiğim dağcı arkadaşlarımdan Savaş IŞIK ve Mustafa CAN da bu faaliyete katılmak istediler. 16 Yaşına basan ve artık bir çok konuda beni geçmeye başlayan oğlum Ahmet’i de ekleyince grubumuz 4 kişi olmuştu.





19 Mayıs Gençlik ve Spor bayramı tatilinin Cumaya gelmesi önceleri dört gün düşündüğümüz faaliyeti üç güne sığdırmamızı gerektirdi. Bu durumda yolu kısaltmak için trenden Afyon’da inmek yerine biraz daha devam edip Akşehir’de inebilirdik. Ama bu sefer de çok kısa olacaktı. Bunun bir orta yolu olmalıydı. Detaylı haritaları inceleyince Çay ile Yalvaç arasında bir dağ yolu olduğunu gördüm. Yol hakkında fazla bilgiye ulaşamadım ama çok yüksek bir geçit olmadığını tahmin ediyordum. Çünkü hemen yolun yanı başındaki Palazlının tepesinin rakımı 1811 idi. Bizim geçit bu tepenin yanından geçtiğine göre yüksekliği olsa olsa 1300-1400 metre olabilirdi. Hadi bilemedin 1500 metre olsun.
Diğer arkadaşlarımın güzergah konusunda bana güvenmeleri beni daha dikkatli olmaya itti. Hepimiz ilk defa böyle uzun bir geziye çıkacaktık. Yanlış seçilmiş bir güzergah bizi çok zorlayabilir, hatta faaliyeti bir gün uzatabilirdi. Bütün bunları değerlendirerek günlerce kısa ve garanti bir güzergah mı, yoksa uzun ve maceralı bir güzergah mı olsun diye düşündükten sonra başlangıç noktası olarak Çay üzerinde karar kıldım. Evet pek, hatta hiç bilinmeyen bir yoldan gidecektik ama böyle bir yolu ilk keşfedenler olma zevkini de yaşayacaktık.





Yolculuğa birkaç gün kala tren biletlerini aldık. Antalya’dan bir arkadaşımız da dönüş biletlerini aldı. Mustafa, trene bisiklet alıyorlar, eminsin değil mi diye sorduğunda bir yıl önce TCDD’den bu konuda aldığım E. mektuba güvenerek evet dedim. Dedim ama içime de kurt düştü acaba yük vagonları kalkmış olabilir mi diye. Bu saatten sonra geri dönüş olmayacağı için kafamı kuma gömmeye kara verdim. Nasıl olsa aksi durumda bir çözüm bulacaktık.
Güzergahımız Çay’dan başlayıp, Yalvaç, Gelendost, Eğirdir, Aksu, Kasımlar, Köprülü kanyon, Beşkonak üzerinden Antalya ulaşıyordu. İşler istediğimiz gibi giderse rafting yapmayı dahi düşünüyorduk.
Trene binmek için Perşembe akşamı saat 21:45 de Arifiye’de buluştuğumuzda bizi hiçte hoş olmayan sürprizler bekliyordu. İnternetten aldığımız sanal bileti gerçeğe çevirmek için geç kalmıştık. Gişe 21:30 da kapanıyordu. Daha kötüsü gar sorumlusu meram ekspresinde yük vagonu olmadığını ve trene bisiklet alınmayacağını söylüyordu. Meğerse geçen süre içinde trenler modernize edilmiş, müştemilatını değiştirip, vagonların rahatlığını arttırmışlar. Trenin düdüğü duyulduğunda elinde bileti olmadığı halde, trene alınıp alınmayacağı belirsiz bisikleti olan bizlerin kalp atışları dışardan duyulur hale gelmişti. Tek şansımız tren baş kondüktörünü razı etmekti.
Tren durur durmaz baş kondüktörü bulup bir çırpıda amacımızı ve derdimizi anlatarak trene binme izni aldık. Bilet çok sorun değilmiş, elimizde internetten verilen numaralar olması yeterliymiş. Ama bisikletleri bu halde taşıyamayız dedi, yerimiz yok. Tamam abicim sen merak etme biz onu anında parçalarız dedim. 




Bisikletleri bindirir bindirmez tamir çantasını açtım ve başladı hareket. 5 Alyeni ver, tornavidayı al, 10-11’i ver derken kısa sürede bisikletleri söküp girişteki raflara yerleştirdik. Gelen geçen bize takılmadan edemiyordu, bize takılan kondüktöre “lokomotif bozulursa bize haber ver hallederiz” diye cevap veriyorduk.
Rahat bir yolculuktan sonra sabah 5:30 gibi Çay’a vardık. Treni bekletmemek için hızla çanta ve bisiklet parçalarını raylar üzerine attıktan sonraki görüntü daha çok bir tren kazasını andırıyordu. 
Acele etmeden bisikletlerimizi topladık, ayarlarını yaptık, çantaları yerleştirdik. Bu arada sabah erken kalkmış birkaç vatandaşla da sohbet ediyorduk. Yol hakkında sorular sorduğumuzda herkes yolu az çok biliyordu ama çok dik olduğunu söylüyorlardı. Hepsi ağız birliği etmiş gibi çok uzaklarda görünen dağı işaret edip, zirveye çıkacaksınız diyordu. 
Biz metanetli davranıp duymamazlığa geliyorduk. Zirve demek ne demek kardeşim, kaç metre ola ki bu zirve? Arabanın çıktığı yere bizde çıkarız. 
Çorbamızı, çayımızı içip 8:30 gibi yollara düştük. İlk zamanlar eğim çok iyi idi. Gayet neşe içinde gidiyorduk. Gittikçe eğim artmaya, dağlar önümüzü kesmeye başladı. Sürekli yolun nereden geçeceği hakkında tahminlerde bulunuyorduk. Yol kenarı çamlarla kaplı, suyu çok bol bir yoldu. Doğrusu güzel manzara tahminimin tutmuş olması hoşuma gidiyordu. Yükseldikçe ağaç örtüsü kalktı yerini kayalıklar aldı. Hepimiz dağcı olunca bu manzara da çok hoşumuza gitmişti. 
Bu arada gözüm sürekli altimetredeydi. Çay tren istasyonunda 950 metre olan rakım çoktan 1500’lere çıkmıştı ama bizim geçit hala ortada yoktu. Ah akılsız kafam, sen bilmiyor musun Türkiye’deki sivil haritaların yetersizliğini. Yavaş yavaş yorulmalar başladı, özelikle virajlar çok dik olduğundan virajları yürüyerek geçmeye başladık. Mustafa’nın kondisyonu çok iyiydi, bisikletinden hiç inmeden gitmesi bize teşvik oluyordu. Ben de, şu virajı dönünce tamam, yok bir de şu viraj var onu dönünce kesin bitti, bak ne kadar yol tırmanmışız, kendinizle gurur duymalısınız, gibi tatlı sözlerle grubun umutlarını kaybetmesini önlemeye çalışıyordum. 
Bir süre sonra 1800 metreye ulaştık, yani haritada gösterilen tepenin yüksekliğine. Tüm tahminlerim alt üst olmuştu. Neyse ki en sonunda geçit görünüyordu ve çok uzak değildi. Biraz bisiklet bizi taşıdı, biraz biz bisikleti derken geçide vardığımızda altimetre 1910’u saat da 1’i gösteriyordu. Plana göre 3 saat geç kalmıştık. Saat 10’da burada olup, öğle yemeğini Yalvaç’da yiyecek ve kampı Aksu’da, yada en azından Eğirdir’i geçtikten sonra atacaktık. 
Etrafımız zirvelerle dolu idi. Manzara yine çok güzeldi. Bu arada hava bozmaya başlamıştı, bir iki hatıra fotoğrafı çekip hiç dinlenmeden yola koyulduk. 





Daha birkaç yüz metre gitmeden dolu bizi yakaladı. Etraf da sığınacağımız ne bir yayla evi ne de bir ağaç altı vardı. Çadır altılığı olarak getirdiğimiz naylonun altına sığındık.            Dolu ile birlikte şimşekler de çakmaya başlayınca paratoner görevi görmemek için daha uygun gördüğüm bir noktaya kadar gittik. Bu dolu hiç hesapta yoktu. Hava raporları yağış ihtimali göstermiyordu ama hava bu, rapor falan tanımaz işte. Sende rapora güvenip gerekli önlemini almazsan sıçana dönersin. 
Islanmak çok da önemli değildi, hepimizin yanında yeteri kadar yedek giysi vardı. Ama bitirmek zorunda olduğumuz bir yol vardı ve daha fazla oyalanmanın anlamı yoktu. Dolu yavaşlayıp yağmura dönünce ya Allah deyip bisikletimizi dağdan aşağıya sürdük. Çamurlu suların içinden hızla aşağıya giderken bir yandan da sığınacağımız bir yer aramaya devam ediyorduk.
Bir süre sonra direksiyonu yol kenarında gördüğümüz çoban kulübesine çevirdik. Ben biraz geride kalmıştım, köpek seslerini duyunca arkadaşlarımın korkacağını düşünerek hızlandığımda gördüğüm manzara süperdi. Köpekten korktuğunu bildiğim arkadaşlarım kuru yer bulma aşkı ile öyle doluymuşlar ki 3 tane kangalın koruduğu kulübeye, köpekleri hiçe sayarak girmişlerdi bile. İnsan aşk ile isterse yapamayacağı bir şey yok derler ya, doğruluğunu bir kere daha anladım. Fotoğraf 6 
Kimimiz yedeklerini giyerken bende her ihtimale karşılık yanımıza aldığımız sucuğu orda bulduğumuz piknik tüpü üzerinde pişirmeye başladım. Karnımızı doyurduktan sonra da tekrar yola koyulmadan önce Mustafa’nın ısrarı ile çoban kardeşimize kullandığımız malzemeleri için bir miktar para ve teşekkür notu bıraktık. Adam notu alınca bizim oraya girmemize çok şaşırıp işe yaramayan köpeklerini kovmuştur sanırım.





Artık kuruduk, yol iniş, köyler gözükmeye başladı, yani her şey yolunda derken büyük bir sürprizle karşılaştık. “ÇAMUR” Killi toprak uzun süre yağan yağmurun etkisiyle öyle bir hale gelmişti ki bizi tutuyor, bırakmıyordu. Dağ bisikletine neden çamurluk takılmadığını bu sayede çok iyi anladık. 
Köylü bir vatandaşla karşılaştık, biraz konuştuk. Hadi bize müsaade deyip yola koyuluyoruz en fazla 3-4 yüz metre gidiyoruz saplanıp kalıyoruz. Köylü yine bize yetişiyor. Böylece uzun uğraşlar sonucunda Yarıkkaya köyüne girdik ama o köylü vatandaş bizden önce oradaydı. 
Yarıkkaya köyü ismini bizim konakladığımız çoban kulübesinin önünden başlayıp köyün üstlerine kadar uzanan kanyondan alıyor. Bölge çok güzel, köylüler çok misafirperver. Bizi misafir etmek istediler ama yolumuz uzun, zamanımız kısıtlı idi. Bizim dolu yediğimiz bölgede, mağaralar, derinliği bilinmeyen kuyular varmış, kısacası keşfedilmeye açık çok güzel bir bölge. Özellikle kanyon çok ilginç gözüküyor. Daha önceleri köylerine gelen iki Avrupalıdan bahsettiler. Biri bayan bu turistler 7500 km yol yürüyerek buraya gelmişler. Sadece İstanbul boğazını geçerken vapura binmişler. Misyonerlik eğitimi alıyorlarmış.

Köyden ayrılıp yola devam ettik, bir iki köyden geçtikten sonra Yalvaç’da kısa bir dondurma molası verdik. Yalvaç geniş yolları ve meydanları ile bölgenin en büyük yerleşimi. Kaybettiğimiz zaman yüzünden buraya da fazla zaman ayıramadık. Halbuki yola çıkmadan gezilecek yerleri hakkında bilgi toplamıştık ve en az 2-3 saat gezmeyi planlamıştık. Bir dahaki sefere inşallah. 
Bir bakkalda dondurma yiyerek gerekli enerjiyi depolamaya çalıştık. Yediğim dondurmalardan üst üste iki kere bedava çıkınca “oğlum şansın döndü, bundan sonra işlerin rast gidecek” diye sevindim. 
27 km’lik bir yolu da geçince Gelendost kasabasına geldik. Hava kararmak üzereydi. Bir lokantada karnımızı doyurduk. Çay içip biraz dinlenip derken saat 9 olmuştu. Plana göre bu akşam en azından Eğirdir gölü kenarına ulaşmamız gerekiyordu ama artık bunun mümkün olmadığını anladık. Lokantacıya kamp yeri sorup tekrar yola çıktık. 

 


En başta karanlıkta bisiklet sürmeyeceğimiz bir plan yapmıştık, gerçekten de karanlıkta gitmek hem tehlikeli, hem de zevksiz. Yol kenarında kamp yeri ararken bir polis otosu yanımıza yaklaştı. İyi akşamlar, nereye yolculuk diye sorunca kısaca amacımızı anlattık. Gece karanlığında fazla uzağa gitmek istemediğimizi yakınlarda kamp yapabileceğimiz bir yer olup olmadığını sorduk. Verdikleri tarife göre az ilerdeki meyve alım merkezi binasını bulduk. Bina sadece yazın kullanılan iki katlı bir yer. Alt katın kapıları kilitli olmasına rağmen kapısı açık olan ikinci katta ki odada bir çekyat ve yerde hasır vardı. Hasırın üzerine kendimizi attıktan bir süre sonra derin uykuya daldık. 
2. GÜN
Sabah erkenden uyandım. Diğerleri uyuyordu. Hava çok güzeldi, dünkü havadan eser kalmamıştı. Sanırım bu gün sıcaktan şikayetci olacaktık. Birkaç fotoğraf çektikten sonra can sıkıntısı ile dolaşırken gördüğüm boş bir sandığı parçalayarak tahtalarını yükümüzü dengede tutmak amacıyla aldım. İlk gün bizi oyalayan diğer bir sorunda bagajdaki yükün kaymasıydı. Sürekli dengesi bozulan çantaları ayarlamak da en az 1-2 saatimizi almıştı. Çantaların altına koyacağımız bir tahta parçası bu sorunu halledecekti. 
Kahvaltı olarak makarna ve toz içecek vardı. Mustafa’nın aldığı toz içecekler korkunçtu. Suya attığınızda çok kötü bir köpürmesi vardı. Yerleri temizlemek için yere kezzap dökünce nasıl köpürürse oda öyleydi. Çok mecbur kalmadıkça içmedim, Ahmet’e de içirmedim.
Havanın güzelliği ile birlikte morallerde düzelmişti. Neşe içinde yola koyulduk. İlk gün o kadar çok şey yaşamıştık ki yola çıktığımız da bize sanki günlerdir yoldaymışız gibi geliyordu.
Nihayet Eğirdir gölü kıyısına ulaştık. Göl tek kelime ile muhteşem. Sadece göl mü, gölün tüm etrafı çok güzel. Bilhassa da bizim bulunduğumuz tarafın gerek kaya yapısı, gerek orman yapısı çok güzel gözüküyor. Tabii karşıdaki Barla dağının da hakkını yemeyelim.
Sık sık mola vererek Eğirdir’e yaklaşıyorduk. Gözümüz sürekli yolda acaba karşımıza rampa çıkacak mı diye. Sütten ağzımız yanmış ya artık yoğurda bile tahammülümüz yok. Eğirdir yarımadasını görünce, eh artık geldik derken yol kıyıdan ayrılmaya dağa doğru yükselmeye başladı. İlerde görülen yokuşların diğer ilçelere giden yollar olabileceğini, bizim az ilerden tekrar göl kenarına döneceğimizi umudunu kaybetmesek de maalesef rampaları çıktık.
Uzun ve zevkli bir iniş sonrası nihayet Eğirdir levhasını gördük. Yol boyunca lastiklere hava basmak için benzin istasyonlarına uğramış ama hiç birinde hava bulamamıştık. Buradaki istasyonda bulunca havalarımızı tamamladık. Gerçi yanımızda pompa vardı ama üşenmiştik. 
Sanayi lokantasında yediğimiz pidelerin ardından Eğirdir’e girmeden kanal boyunca giden Kovada yoluna saptık. Plana göre Aksu yönüne gitmemiz gerekiyordu ama dünkü dolu ve çamur şoku ve de zaman kayıplarından dolayı güzergahı değiştirip en kısa yoldan Antalya’ya gitmeye karar verdik. Kovada yolu 25-30 km boyunca sıfır eğimde devam ediyor. Bu yazının nakaratı gibi olacak gibi ama yine manzara muhteşemdi. Bir taraf yüksek tepeler, diğer tarafta su kanalı ve tarlalar, daha ilerisinde de Dedegül dağları. 
Yol kovada gölüne çok yakın ama göl yoldan gözükmüyor, gölü görmek için yoldan sapıp 1 km gitmeniz gerekti. Fotoğrafları çekip tekrar kendi yolumuza döndük. 
Kovada yol ayrımından sonra tekrar iniş ve çıkışlar başladı. Çam ormanlarının içinden geçerken önüme sincaplar çıktı. Sağa sola koşturup duruyorlardı. Hiç bu kadarını bir arada görmemiştim. Hatta iki tanesini bir kareye sığdırmak şansını bile yakaladım.

 


Çandır yol ayrımındaki Akbelenli köyüne gelince inişlerin başlayacağını anladık. Hazırlıklarımızı yaptıktan sonra bisikletlerimizi aşağıya doğru saldık. Müthiş bir iniş vardı. Onlarca viraj, virajlar arasında en fazla 100-150 metre düz yol, ve toplam 500 metre yükseklik farkı. Üstelik yol yarıya kadar stabilize. Virajlarda bir sağa bir sola yatarken, dizlerimiz neredeyse yere değiyordu. Korku, zevk, heyecan ve adrenalin hepsi bir arada. Hani sırf buradan inmek için bir kere daha gidilebilecek bir yer.
Mustafa biraz arkamızdan geliyordu. Karşıdan gelen bir araç bizi geçtikten az sonra acı bir fren ve çarpma sesi duyduk. Bir anda şok geçirdim, araba Mustafa’ya çarptı diye. Döndüm baktım Mustafa ayakta duruyor. O zaman sadece bisiklete çarptı diye düşünerek sevindim, cana geleceğine mala gelsin derler ya. Bir yandan da bundan sonra ne yapacağımızı düşünüyor, faaliyet buraya kadarmış sağlık olsun diyordum. Mustafa ne oldu bir şeyin var mı? diye sordum. Yok abi bana çarpmadı dedi. Meğerse araç önüne fırlayan deli dananın birine çarpmış, dana kalkıp kaçmış. 
Biraz sonra Isparta Aksu anayoluna çıktık. Bundan sonra anayoldan devam edecektik. 10 Yıl önce buradan arabayla geçmiştim. Hatırladığım manzaranın güzelliği ve yolun sürekli iniş olduğuydu. Sularımızı doldururken oradaki biri ile yolu konuştuk. Adama önünüzde daha çok rampa var deyince biraz bozulduk. Arkadaşlar merak etmeyin ben bu yoldan geçtim o kadar rampa yok , bize espri yapıyor dedim. 
Akşam olmaya başlamıştı bugün planladığımıza yakın bir yol almıştık. Kendimize yemek yiyecek yer aramaya başladık. Çamlık yol ayrımındaki bir benzin istasyonuna girdik. İçime kurt düştü gidip pazarlık yapayım dedim. Adam merak etme biz buranın yerlisiyiz ve ben hacıyım, bizde öyle şey olmaz dedi. Ama tüm faaliyetin en pahalı yemeğini orda yedik.
Neyse ki adam “bu saatten sonra müşteri gelmez sundurmanın altına kamp atın” diyerek kendini bir nebze olsun affettirdi. Hava karardığı için teklifini kabul ettik. Masaları çekip kampımızı attık. Gece kamyon sesi ile uyandım. Bir daha da uyumak nasip olmadı. Yoldan gecen her araç sanki çadırın üstünden geçiyormuş gibi geliyor, her seferinde sıçrıyordum. 
Sabah kahvaltısında bu sefer çorba vardı. Erkenden yola çıktık ve az sonra Karacaören barajındaydık. Burası da çok güzel. Göl kıyısında gazinolar ve her gazinonun birkaç tane salı vardı. Müşteriler bir yandan yiyip, eğlenirken bir yandan da salla gezi yapıyorlarmış. Ayrıca balık havuzları da vardı. Canlı balık, eğlence, doyumsuz manzara salla gezi…İnsan daha ne ister. Sıcak ve nemli Antalya’dan buraya kaçanlara burası cennet gibi geliyordur. 
Antalya’ya iyice yaklaşmıştık. Amacımız ilk gün karlı dağlardan geçerek gerçekleştirdiğimiz yolculuğumuzu Akdeniz’in sularında tamamlamaktı. Böylelikle Sultan dağlarının çamurlarından da kurtulacaktık.
Vaktimizin yeterli olmasını fırsat bilip Kurşunlu şelalesine de gördükten sonra Antalya’ya girdik. Şu ana kadar bisikletlerin hiç sorun çıkartmamasının ne kadar büyük bir şans olduğunu konuşuyorduk. Derken son metrelerde bir yandan bisikletini sürerken bir yandan da nerden ses geliyor diye tekerleğine bakan Mustafa’ ya bir “çöp tenekesi” çarptı! Gerçi Mustafa’nın bir kabahati yoktu, çöp tenekesi yola sinyal vermeden çıkmıştı. 
Bisikletin maşası eğilmişti. Vurarak eğilen maşa, tekrar vurarak düzelir mantığıyla yaptığımız çalışma neticesinde maşayı idare edecek hale getirmiştik. 
Mustafa’nın ablası Antalya’da yaşıyordu. Bisikletleri onun evine bırakıp Fener denilen bölgeden denize girdik. Sırf bu an için 3 gündür yanımda taşıdığımı sandığım mayomun çantadan çıkmaması da beni durdurmadı. Kısa pantolonumla suya atladım. Yıllarca önce bir belgeselde bölgeye gelen bizonların toprağa bulanıp üzerlerinde 10-15 kilo kadarını götürerek bir çeşit erozyona yol açtıklarını izlemiştim. Biz de o kadar olmasa bile bolca miktarda Sultandağı toprağını Akdeniz’in sularına bıraktık.

 



Misafir olduğumuz evde yediğimiz harika bir yemekten sonra şehrin diğer ucunda bulunan otogara kadar hızla gittik. Otobüsün muavini bisikletlerimizi koymak için bize küçük bir yer gösterince tekrar bisikletlerimizi sökmek zorunda kaldık. Bu işlemi yaparken büyük bir kalabalık etrafımızı çevirmiş bize bakıyordu. Daha sonradan Fevzi’lerin bisikletlerini otobüse koyarken sadece gidonu düz hale getirdiğini öğrenince doğrusu bize bu zorluğu çıkartanlara kızdım.
Neşeli bir yolculukla Adapazarı’na vardık. Tekrar bisikleti toplayıp hızla eve, evden de fabrikaya gittim. Fabrikada kart bastığımda saat 08;20 idi. Planladığımız gibi üç gün içinde toplam 300 km’nin az üzerinde bir yolu kat edip bu faaliyeti işyerinden izin almaya gerek kalmadan başarmıştık.


Kenan HAZAR

01/07/2006 
Bu kategoriden diğerleri: « Ilgaz Dağı Bolu Seben »

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.



Anti-spam: complete the taskJoomla CAPTCHA
yukarı çık

hakkımızda

  • Pandül Neden Var
  • Web Destek Projesi
  • Site Haritası
  • Fotoğraf Galerileri
  • Reklam
  • Grafik Malzemeleri

Üye Giriş yada Kayıt Ol

DMC Firewall is a Joomla Security extension!