Menu

Koca Sarp Kuzey-Batı sırtı, İlk Kış Tırmanışı (Solo)

Sonrası, Çığ'ın ardından... Salı/Çarşamba

 

Bir pırıltı görüyorum. Çadır. Birisi? Tuhaf bir ışık; bir çadır kubbesi şeklinde değil, bir alın feneri de... Sağımdaki sırtın üzerinde, ufuk çizgisinde. Öyle bir nokta ki! Yıldız ışığı değil, uçak olamaz. Gece saat 01:00 civarı. Yedigöller platosunun ıssızlığındayım. Bu ışığın ne olabileceğini çok düşünecek durumda değilim. Çadır olmalı, birileri?... Ama çadırın burda işi ne?... Hasta Hocanın Yurdunun biraz berisi. Tırmanış ya da çıkış için kimse burda kalmaz, çok sapa bir nokta. Ama birileri olmalı. Üç-dört kez sesleniyorum. Ses yok, hareket de, tuhaf şekilli ışık gene orada. Bir süre sonra bana yardım edecek birilerinin varlığı, beni tehdit edecek bir şeyin varlığına dönüşüyor bilincimde. Kalp atışım hızlanıyor, korkuyorum. Karı kürüyerek devam ediyorum. Dinlenmek için her durduğumda ona bakıyorum. Aklım orada. Bu gerçek üstü bir şeymi? Biraz önce çığın içinden çıktım, korkunç bir tırmanışın ardından. Soğuk, büyük bir ıssızlık, yalnızlık, önümde yürümem gereken, bilincimi bedenimi sorlayacağım uzun dönüş yolu... Ben öylesine bir tırmanıştan öyle bir çığdan kurtuldum mu? Yaşıyor muyum? O anda buna emin değildim. Bu sırtta o noktada olmaması gereken tuhaf ışık, ışık oyunu bana bunları düşündürüyor. Eğer bu ışık beni tehdit ediyorsa da uzaklaşmalıyım! Heyecanla yürüyorum. Çelikbuyduran geçidini bulup ona ulaşmak için verdiğim onca mücadele devam ediyor. orası benim kurtuluşum olacak. O geçitten sonra sadece iniş yapacağım. Sokulupınar'a kadar, orada nasılsa birileri vardır bana yardım edecek. Hep yükseliyorum. Geçit 3300 m.de. Sonrası iniş, yuvarlanarak da olsa... İrtifa kaybedeceğim, donmaktan kurtulacağım. Eğer platoda kalırsam, ertesi gün bu erji kaybı ve susuzlukla nasıl devam ederim? Sadece yürümeliyim! Dura dura, güneş durana kadar... Uyumadan, bayılmadan, yeni bir çığ yemeden. Eğer bu sonucu ne olursa olsun nasıl dayanırım! bundan çok korkuyorum. Fakat Çelikbuyduran neresi, nerede? Bu dağlar, tepeler, plato, kar yığınları birbine girmiş durumda. Kar harşeye hakim, beyazlık... Uzayda, başka bir gezegende gibiyim, tepeler, çukurlar, gölgeler, karın parıltıları, yıldızlar, köşeler, eğimlir... Gözlüğüm çığda kırıldı, kıyafetlerim kabuk gibi iç ısımı koruyacak. Hareketlerim yavaş, sık sık duruyorum, dinleniyorumb. Çantam on beş saattir sırtımı ağrıttı. Direktaş neresi? Kızılyar? Önce bunları bulmalı, seçmeliyim. Sonra geçidin olduğu Kızılkaya ve Emler arasını. Karanlıkta kör gözlerle uzaklık ve yakınlığın içiçe olup, yanılttığı her yeri sık sık tanıyorum. Bilincimin oynayacağı bir oyun, mesela Emler'in solu değil de sağına gitmek beni buraya, yedigöller platosuna hapsedecek. Yapacağım hatayı, hatta beş adımı bile geriye almak istemiyorum. Sadece ilerlemeli, yakınlaşmalıyım. Çantamda teknik malzeme ve ip var ama artık dik bir yere yeklaşıp, bilinmeyen bir boşluğa ip açacak direncim yok! Dik bir yer beni yutacak yeni bir çığ yaratabilir. Düştüğüm bölgede bunca gelip gitme, bilgi ve çıkışlarıma rağmen herşeye sıfırdan bakıyorum. Burası neresi? Sol bölge Hacer Boğazı mı? Sağ bölge, uzamta tanımadığım dağlarla kaplı gibi ve sırtlarla. Önümde yayvan büyük bir tepe gözüküyor. Yedigöllerde böyle bir tepe varmı? Kızılyar'ı nasıl göremem. Gene de bilgime güvenip sağa yöneliyorum. Saatler sonra Direktaş'ı, üzerinde kar gözükmüyor, farkediyorum.; onu kapatan tepe görüntüsünün hacmini, konumunu da algılıyarak. Tamam burası Yedigöller! İlerledikçe yeni bir problem çıkıyor. Kızılkaya ve Emler'in arasındaki geçidi bulmak. Ben yaklaştıkça ayışığı azalıyor. O bölge karanlık bir gölgede. Her gölgeye girişimde ısı değişmesede içim ürperiyor. Daha önce, bulunduğum bu açıdan geçide hiç yaklaşmamıştım. Yabancı olduğum iniş, çıkış ve görüntüler... Kar kimi zaman sert, kimi zaman ıslak veçok batıyor. Batak yerlerde küçücük sırtlara, tepelere ulaşmam bile mücadele. Çantam ağırlaşıyor! Bu kısımlarda direncimi artırman gerekiyor. Çünkü tırmanışlardaki gibi, tek düzelik bitiyor. Bu da oldukça zorlayıcı. Geçide yönlendim. Sürekli yükseliyorum. Karanlığın artmasının etkisindeyim. Her seferinde yeni bir geçit! Uzaklaşıyor, yakınlaşıyor. zorlu tırmanışlardaki gibi zirve, geçit, umudun bittiği yerde mi? Emler nerede? Evet, daha önce indiğim Kızılkaya sırtını görüyorum. Yedigöl bunruda karşımda. Ama geçit nerede? Hareket eden bir şey görüyorum. Ne? Siyah bir kütle hızla hareket etti. Beşyüz metre ötemde. İnsan? Vahşi bir hayvan? Bu saatte insan olmaz, benden başka. Bağırıyorum, gitsin diye. Bir hayvanın dostluğuna bile hazır değilim. Yalnızca korkarım. Her şey tek düze net olmalı. Yaşamam, donmamam buna bağlı. Dağ keçisi mi? Kurt mu? Hayır! Git! "kaya mı? diye diye şüpheleniyorum sonra. Heyecanla, hızlanarak yükseliyorum. O şey sanki bir süre yaklaştıktan sonra duruyor. Ben uzaklaşıyorum. Herşeyin yanılsama olduğunu düşünüyorum. Rüzgar hızlanıyor, geçite mi yaklaşıyorum. Çelikbuyduran! Saate bakıyorum kaç diye? Tuşlar ıslanıp, donmuş. 03 civarı olmalı. Beş saate yakın zaman geçmiş. Tırmanışdakinin aksine vakit hızla geçsin istiyorum, güneş!.. Karayalak Boğazı nasıldı? İlk kısımları dik diye hatırlıyorum. Kayalar, bozulmuş koordinasyonum ve sekmelerimle beni korkutuyor. Ama hayır! Sandığım aksine, çok düşük bir eğimle sürekli iniyorum. Vadi uzun bir süre çok açık ve çığ için bir sebep yok. Sürekli iniyorum Enzevit Dağının kuzeyine yaklaştıkça vadi daralıyor. Yamaçlarda, yeni yağan, yığılan toz kar kütlesini keşfediyorum! İzlerim, bazen çığı düşürdüğüm yerdeki gibi derinleşip, boşça gömülüyor. Korkum, Sakartaş'ı geçene kadar artarak sürüyor. Yamaçları kesmemek, çığ yememek için kendimi zorluyorum. Vadi sonlandığında gün ışığı başlıyor. Saat 05:30 civarı. 17 Mart 2000, Cuma 00:40. Çukurova Üniversitesi Hastanesi. GGGGGGGG Dokuz kişiydik;yüzmeye,eğlenmeye,suya atlamaya,tırmanmaya,tenekerde midye yemeye,sevişmeye gezmeye,Git'meye gelmiştik. SİNOP-DENİZE SIFIR 1-2-3 AĞUSTOS'98 Sabahın erken saatlerinde,sırtımızda çantalarımızla Sinop'a inmiştik.Sinop kalesi yanı başımızdaydı.Tırmanmış olmak için yanına gittim,yükseldim ve indim,eğlenmiştik.Kalacağımız yer Atilla Sevinç'insahildeki eviydi.Topluca -kırkayak gibi- sahilden eve yürümeye başladık.Dokuz kişiydik;yüzmeye,eğlenmeye,suya atlamaya,tırmanmaya,tenekerde midye yemeye,sevişmeye gezmeye,Git'meye gelmiştik. İlk gün tekneyle uzak koylardan birine gittik.Suya sıfır kaya bandı olan minik bir koydu.Orada üslendik.Biraz yüzdükten sonra frikşınlarımı giyip,yan geçişe başladım.Bir yerde kayanın koplasıyla kendimi denizin ortasında buldum.Toz torbam,frikşınlarım ıslanmıştı.Sudan çıkıp kayada soytarılığa başladım,millet gülmekten çatlıyordu.Serseme dönmüştüm.Şu dergideki -özellikle İngiltere'de- suya sıfır kaya çalışmasının ne demek olduğunu oldukça kısa sürede öğrenmiştim.Gece tekrar koyumuzun yakınlarına geri döndük,akşamüzeri çıkardığımız midyeleri ve satın aldığımıziçkilerimizi midyeye indiriyorduk.Sonra da çırılçıplak suya girme tribimiz başladı.Herkes yakamozların eşliğinde dalıyor,yüzüyor ve ağırıyordu (doğa-maganda ilişkisi).Hatta çıplak kavunlarımızı tutup,birlikte suya atlamaca bile yaptık.Evet bir şeklde libidolarımızı boşaltıyorduk. Cumartesi günü tırmanış malzemelerimle,Sinop'un arka yüzündeki büyük koya kaya bulup tırmanmak üzere,yalnız yola çıktım.Tepeyeulaştığımda harika bir kır başlamıştı.Fakat dev gibi iki radar ve kocaman bir askeri üs beni yavaş yavaş etkisi altına aldı radyasyon...Tatildeydim,tırmanmaya gidiyordum ama birkaç sene önce kapanmış meşhur ABD üssünün hayaleti,doğa düşlerimi kabusa ve yoğun bir gerilime sürükledi.Eski bir 'komunist' olarak,geçişteki soğuk savaş yıllarının dehşetini ve bügün devam eden "yenidünya düzeninin" soğukluğunu,egemenliğini hissettim.Tam arkamda da Kırım'a bakıyordu(!) Nihayet kocaman bir kayanın üzerinde,rüzgarın ve boşluğun gücüyle,tekrar kendime,yapacağım işe dönebildim.Kocaman bir koy,uçsuz bucaksız deniz,sahipsiz ve yeşil bitki örtüsü örtüsü.Çocukluğumun sonlarında bağlanmaya başlayıp,kayalarla unuttuğum denizle tekrar yüzleştiğimi,aramızdaki bağı hissettim. Aşağıya inen,oldukça dik patikayı buldum.akşam oluyordu.Suyun oyduğu bir kaya-yarı karanlık,suların sertçe dövdüğü .İçimdeki meydan okuma hala çıkış bulamıyordu.Issızlıkla ürpermiş ve kendimi zayıf hissediyordum.Frikşınlarımı giydim,saat geç olmuştu ,tırmanmaya başladım.Düşmek,ölüm,korku,heyecan,karanlık,su,binlerce yengeç,Rusya'dan gelen plastik bir kasa. Dengemi kaybedip derin suya düştüm,müthiş bir heyecan...Sanki dalgalar beni derin açıklara savuracaktı.Kıyıya çıktığımda biraz rahatlamıştım,devam ettim ve bir kez daha düştüm. Ertesi gün arkadaşlarımla aynı yerlerden geçtiğimde ve daha zor kayalara tırmandığımda herşey ne kadar farklıydı.İnsanlar vardı ve herşey daha farklı gözüküyordu.
Son DüzenlenmeCumartesi, 22 Aralık 2012 22:49

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.



Anti-spam: complete the taskJoomla CAPTCHA
yukarı çık

hakkımızda

  • Pandül Neden Var
  • Web Destek Projesi
  • Site Haritası
  • Fotoğraf Galerileri
  • Reklam
  • Grafik Malzemeleri

Üye Giriş yada Kayıt Ol

Our website is protected by DMC Firewall!