Menu

Kafkasya Dağları Tırmanışı

Mayıs 1996, Pruit 11, 4200 m.

Yaklaşan fırtınanın habercisi kızıllık, Kafkasya Dağları'nın zirvelerini sarmış, belki de hayatımız boyunca bir kez daha görebilme şansımız olmayan ışık oyunlarını sergilerken, biz, yaşlı, biçimsiz binanın önündeki dengesiz, alelusul yapıldığı belli olan tahta bir sırada oturarak manzarayı beyinlerimize kazımak istercesine sessizce seyrediyoruz. Sadece yarım saat kırk beş dakika süren ışık oyunu bitip yerini karanlık gölgeler ve uzaklardan yükselen fırtına bulutlarına bıraktığında, içimizde bu ucu bucağı gözükmeyen dağlara tekrar gelip, kendimizi kaybedene kadar tırmanma duygusu kaplıyor. Ushba, Shkelda, Donguz-Orun, Nakra Tau, Dalar,.. hepsi de birbirinden çekici ve ürkütücü zirveler. Uyku öncesi kısa sohbetimizin konusunu bu zirveler oluşturuyor. Oysa şimdilik sadece Elbrus'a çıkmakla yetinmek zorundayız.

27 Temmuz 1998, Nalçık

İki yıl sonra tekrar Kafkasya Dağları'nın eteklerindeki bir kentteyiz. Uzun zamandır konuşulan, planlanan ve sonunda hepimiz, bedelleri zaman zaman çok ağır olan, ama bir şekilde yoluna koyabildiğimiz kişisel ve mali problemleri aşarak Nalçık şehrine, yani tırmanış programımızın başlangıç noktasına ulaştık. Başlangıçta göze çarpan ilk problem mali sorunlardı. Bunu aşabilmek için sponsor arayışına gidilmesi gerekti, ancak bunun yapılabilmesi için gereken zaman, işlerimiz ve İstanbul'a olan uzaklığımız nedeniyle kısıtlıydı. Aslında ihtiyacımız olan miktar üç kişilik bir ekip ve 14 günlük bir tırmanış için toplam 2000 $ gibi, ilk bakışta sponsor aranması için komik görülebilecek bir rakamdı. Ancak küçük ölçekli bir özel kuruluş için bile az olan bu rakam bizler için yeterince fazlaydı. Sonunda elimizde sponsor dosyasıyla Ankara'da ulaşabileceğimiz kuruluşlara başvurmaya karar vermişken zamanımız iyice azalmış, yeterli mali desteği bulamayacağımız kesinleşmiş gibi gözüküyordu.

Bulabildiğimiz ilk destek Tunç'un (Fındık) çalışma alanıyla ilişkili olması nedeniyle Başkent Üniversitesi'nin verdiği az da olsa bir miktar paraydı. O kadar çok masraf kalemi vardı ki yol, konaklama, transfer, yiyecek, vize, fotoğraf malzemeleri ve daha ilk bakışta akla gelmeyen bir sürü ıvır zıvır listeye eklenebilirdi. Sadece fotoğraf malzemeleri başlı başına bir harcama kalemiydi. Ama şansımız döndü ve fotoğrafçılıkla ilgili her türlü problemimizin çözümü olan Mahmut abimiz (Tripod) bize bu konuda da yardım ederek Kodak Professional Ankara sorumlusu Ümit Bey'le görüşmemizi sağladı. Fotoğrafla ilgili her türlü ihtiyacımız Kodak Professional Ankara tarafından karşılanacaktı. Toplam maliyet göz önüne alındığında az gibi gözüken bu destek, mali açıdan zaten sınırları aşmış olan bizlere büyük bir rahatlama sağladı.

İkinci olarada karşımızda zaman problemi vardı. Efecan'nın (Aytemiz) yaz okulunu tamamlaması, Tunç'un okulundan izin alması, benimse (Kürşat Avcı) dağılmış olan pek çok şeyi toplamam veya olduğu gibi yani dağınık olarak bırakmam gerekliydi!? Sonunda hepimiz için uygun olan tarih belirlendi ve gerekli tüm hazırlıklar tamamlandı.

Her şey tamamlanmış diye düşünüp hareket tarihini beklerken, Yılmaz'ın (Sevgül) kendi ekibinde karşılaşmış olduğu bazı problemler nedeniyle ekibimize katılmasıyla, 4 kişi olduk. Ancak bizim çıkmayı hedeflediğimiz zirvelerden çoğu için dördüncü bir kişi fazlaydı. Özellikle de ilk hedefimiz olan Ushba için. Üstelik her şey üç kişi için hazırlanmış ve düşünülmüştü. Yılmaz çadır ekibi de dahil olmak üzere ayrı davranmak zorundaydı. (Ancak şartlar, ileride ekipleri birleştirmemize neden olacaktı.)

Nihayet, Nalçık'taydık ve aslında çok hazırlıklı (zihinsel olarak yapılan bir hazırlık, daha doğrusu bir kabulleniş) olduğumuz problemlerle hiç karşılaşmadan, daha önce irtibat kurarak bizi karşılamalarını istediğimiz Türk oteline Grand Caucasus Hotel Cinema'ya yerleştik.

28 Temmuz, Kamp Shkelda

Sabah erken kalkarak son hazırlıkları yapıp, her şeyi bir kez daha gözden geçirdikten sonra kahvaltımızı yaptık. Saat 11.00 gibi kayıt için giden pasaportlarımız geri geldi ve bizi dağa götürmek için bekleyen aracımıza binerek önce Nalçık pazarından ekmek, bir kaç eksik malzeme ve 2.5-3 saat kadar sürecek yolculuğumuz için yiyecek ve içecek bir şeyler aldık. Sonra da ilk benzinlikte durarak yakıt şişelerimizi doldurduk. Yol boyunca her hangi bir polis kontrol noktasında durdurulmadan Elbrus kasabasına sorunsuz olarak vardığımızda akşam olmuş, saat 16.00-17.00 gibiydi. Pazarda çok oyalanmış olmalıydık. Aracımız bizi kamp Shkelda'daki Rescue Center'da bıraktı.

Çevrede hiç batılı dağcı yoktu. Sadece Rus tırmanıcılar ve kampçılar vardı. Ve ikincilerin sayıları inanılmayacak kadar çoktu. Rescue Center'a nerelere tırmanacağımızı, rotamızı ve dönüş tarihimizi bildirdikten sonra (bu çok zor oldu, çünkü kurtarmacılar bölgedeki hemen herkes gibi Rusça dışında bir dil bilmiyordu), tırmanışın ikinci bölümü için 10 ruble karşılığında (1.5 $) bir depoya bırakacağımız malzemelerimizi ayıran bizimkilerin yanındaki yaşlıca teyzenin el ve kol hareketleriyle ateşli ateşli bir şeyler anlattığını gördüm. Yaklaştığımda kadın elinde silah tutar gibi yaparak 'bum, bum' diyordu. İçimden 'herhalde 2. Dünya savaşında burada geçen çatışmaları anlatıyor ama bunun ne yeri ne de sırası, daha yürüyecek saatlerce yolumuz var' diye düşünürken, Efecan gülümseyerek 'gideceğimiz yerde haydutlar varmış herhalde, teyzem son on dakikadır bunu anlatmaya çalışıyor' dedi. Tunç hala dikkatle onu dinleyip çok az bildiği (hemen hiç bilmediği) Rusça'sıyla, İngilizce,el, kol ve ayaklarını da kullanarak kadına soru sormaya çalışıyor, Yılmaz ise hiçbir şey yokmuş gibi oturmuş onları seyrediyordu. Sonunda kadın insanlık görevini yerine getirdiğine kanaat getirmiş olmalı ki bize iyi dileklerde bulunarak uzaklaştı.

Ne yapacağımızı kısa bir süre tartıştık ve Igor (kurtarmacının adı buydu, isimler bazen çok işe yarayabilir diyerek tanışma ihtiyacı duymuştum) beni uyarmamış olduğu için yola devam kararı verdik. Orman içinden rahatça yükselen bir patikadan ağır adımlarla, manzaranın tadına varmaya çalışarak ilerliyorduk. Ara sıra karşımıza yürüyüşçüler çıkıyor ama yukarıdan aşağıya doğru hiç dağcı inmiyordu. Halbuki gittiğimiz yerde hepsi çok tanınan ve önemli kabul edilen 5-6 kadar 4000 metre üzeri zirve vardı. Bulutlar iyice alçalarak yağmur belirtileri artınca hızlandık. Yağmur başlamadan, başka çadırların da bulunduğu bir kamp yerine ulaştık.

 


 

Hiçbir çadırın önünde ne bir ip ne de bir kazma veya krampon vardı, buradaki herkes kamplı yürüyüşler yapıyordu anlaşılan. Çadırları kuracak bir yer ararken Tunç birkaç gençle bilgi alabilmek için konuşmaya çalıştı. Yine aralarında İngilizce bilen yoktu ama gitmek istediğimiz yeri söylediğimizde zaman zaman birbirlerine bakıp gülerek yaşlı kadının söylediklerinin hemen hemen aynısını anlattılar. Konuşmanın sonu yine 'bum, bum'la son buldu.

Sorunumuz büyüktü ama adamlar o kadar güzel anlatıyordu ki bizde gülümseyerek veya birbirimize takılarak konuşmayı dinliyorduk. 'Bandits bum,bum Kalaşinkof'. Çadırı yerleştirip yemek yedikten sonra Yılmaz da bizim çadıra geldi ve çaylarımızı içerken ne yapacağımızı konuştuk. Sonuç olarak buz çekiçlerinin otomatik bir piyade tüfeğine karşı hiç de iyi bir rakip olmadığına karar vererek yeni bir plan geliştirdik. Öncelikle Adyl-Su vadisine inecek, 5 gün boyunca orada tırmanacaktık. Bu zaten normal planımızın ikinci bölümüydü, bölgeyi ve zirveleri bildiğimiz için sorun da yoktu. Planın bundan sonrası biraz tartışma yarattı ve sonunda Nakra-Tau ve Donguz-Orun'un çıkışlarını denemeye, kalan iki günde de Elbrus'a gitmeye karar verdik. Elbrus'a daha önce çıkmış olan Tunç ve benim için sıkıcı olabilirdi ama Yılmaz ve Efecan için, hazır gelmişken ve hesapta hiç yokken iyi bir fırsattı. Ayrıca Efecan ilk defa 5000 metre üzerine çıkarak ilerideki bir yüksek irtifa projemiz için kendini sınamış olacaktı.

Tek tük düşen damlalar, iyi geceler dilekleri ve yine sessizlik. Yapmış olduğumuz plan banditler yüzünden bozulmuş, Kafkasya'ya gelmemizin en önemli amacı olan Ushba'nın altındaki kampa bile ulaşamamıştık. Hepimiz aynı şeyi hissediyorduk 'büyü bozulmuştu'. Bu faaliyet asla istediğimiz gibi olamazdı artık. 4000 metrede bir buzulun ortasında aylarca yaşayarak, gelen dağcıları haraca kesen haydutlar olabileceğine bir türlü inanasım gelmiyordu. Yüksek sırtlardaki geçitleri aşıp, buzul çatlaklarından geçip 4000 metrelik bir buzulda yaz sezonunu geçirmek; vatanları bu yüksek topraklar olan insanlar için belki de çok zor bir şey değildi. Dağlıyla dağcı arasındaki fark bu muydu ?

29 Temmuz, Green Bivak

Sabah biraz geç kalkarak tembellik yaptıktan sonra kampı topladık ve bizlere gösteri yapan sincapları seyrettik. Ağırdan alıyorduk, acelemiz yoktu, bu sabah Ushba'ya değil de bambaşka bir yerlere gitmek zorundaydık.

Hızlı bir tempoyla, yanlış yollardan gittiğimiz için zaman kaybetmemize rağmen 3-4 saatte Green Bivak olarak adlandırılan kamp yerine ulaştık. Çok bilinen, rehber kitapların şiddetle önerdikleri bir yer olan kamp, buzul morenlerinin arasında ve buzulların başlangıcında yemyeşil bir vaha gibi yer almakta. 2600 metre yüksekliğindeki bu kamptan Ullu Kara, Baş Kara, Germogenova, Jantugan, Gumachi, Trapetzia ve adını hemen anımsayamadığım pek çok zirveye gidilebilir. Ancak saymış olduğum zirvelerin yükseklikleri göz önüne alındığında çıkmayı planladığınız zirveyle, Green Bivak arasında yaklaşık 3500 metrelerde buzul üzerine ara kamp kurmanın Green Bivak'tan direk tırmanış yapmaktan daha iyi bir fikir olduğu kuşkusuz. Ancak bunun yapılabilmesi içinde çıkılacak zirvelerin ve rotaların iyi seçilmesi, (zirveler birbirlerine oldukça uzaklar ve bölgedeki pek çok rota gerçekten çok uç zorluktalar) sürekli kamp taşıyarak zaman kaybedilmemesi önemli bir nokta. Sanırım bu tırmanış boyunca yaptığımız tek hata bölgedeki tüm tırmanışları Green Bivak'tan başlatmak oldu. Eğer 3500 metrelere kampı taşımış olsaydık (bunu aynı gün yapabilirdik) çok daha az yorulacak, belki bir kaç tırmanış veya travers daha yapabilecektik. Ancak gerek bürokrasi gerekse asıl hedefimizden uzaklaşmak zorunda olmanın verdiği konsantrasyon kaybı, her gün yapılacak olan 1300 ile 1600 metre arasındaki çıkış ve aynı yolun geri dönüşlerinin uzunluğunu göz ardı etmemize neden oldu.

Kamp yerinin hemen yanından her zaman ince bir bulanıklığı da olsa buzul suyu akıyordu. Suyun içindeki toz taneleri o kadar küçüktü ki tülbentle süzmek bir işe yaramıyordu. Su sanki klorlanmış gibi bir renkte akıyor toz tanecikleri suyun tadını bozuyor, belli belirsiz çamur içiyor gibi bir hisse kapılıyordunuz. Ama, keşke tek problemimiz bu olsaydı. Suyun ağzımızın tadını bozduğu gibi iki sınır polisi de sinirlerimizi bozacaktı. Kamp yerine geldiğimizde zaten orada bulunan ve her çadıra uğrayarak bazılarına sorular sorup, bazılarında ise ikram edilen içecekleri içerek sohbet eden polislerimizin gözü pek fark ettirmemeye çalışsalar da sık sık bizim ekibe takılmaktaydı. Bizi de ziyaret edecekleri kesindi ancak, yaptığımız her şey yasaldı ve buraya kamp kurmak için herhangi bir belge gerekmediği söylenmişti bizlere, korkacak ne olabilirdi ki?

'Documents' adam bunu kibarca söylemişti. Sarışın uzun boylu olanı pasaportlardaki bayrağı tanımaya çalışırken sanki bir faydası olacakmış gibi hep bir ağızdan 'Turksi' derken her halde komik gözükmüş olmalıyız. Cevap kısa ve netti 'Turksi, da' 'guıde' adamın İngilizce bildiğini sanan Tunç anlattı da anlattı ama adam anlamadı. Sonunda geldiğimizden beri sürekli olarak yaptığımız, ilk defa da burada açık bir başarısızlığa uğrayan her dilden bir parça ve buna eklenen el ve kol hareketleriyle onlar sordu biz yanıtladık. İlk 10 dakika sonunda halen başladığımız yerdeydik, aslında bir adım atmayı başarmıştık, çünkü adamların tavırlarından ortada bir sorun olduğu rahatça anlaşılıyor ama biz özellikle gülümseyen yüz ifadelerimizle sanki bunu hiç anlamamış havalarında, olaydan sıyrılmaya çalışıyorduk. Sonunda kısa boylu ve bıyıklı olan polisimiz tüm kampı gezerek hem Rusça hem de İngilizce bilen birisini bulmayı başardı. Sarışın uzun boylu, renkli gözlü ve çok iyi İngilizce'si olan bu Estonyalı çocukcağız da hiç istemeden taraflar arasında yer almak zorunda kaldı. Tabii artık anlamıyormuş gibi yaparak sorunu çözemeyeceğimiz kesinleşmişti. Artık çözüm bulma ve bunu en ucuz fiyata çıkarmaya çalışıyorduk. Adamların dediklerine göre sınırın 5 km. yakınında kamp kurabilmek için özel izin gerekliydi, izne sahip olmadığımız için ceza ödeyip geri dönmeliydik.

İşler iyice sarpa sarıyordu, hem ceza ödeyeceksiniz hem de geri döneceksiniz, kafamız iyice karışmıştı. İlk hamlemiz ceza ödemeden geri dönmeyi teklif etmek oldu, ve hemen red cevabı aldı. O zaman madem ceza ödeyecektik o zaman tırmanış yapmamıza izin verilmeliydi. Yine red cevabı, kanunları çiğnemiştik, ceza belge için değil bunun içindi, ancak izin belgesi alarak dönersek tırmanabilirdik. Ya paramız yoksa? Burada kamp yerinde kalırdık ve pasaportlarımıza el konulurdu. Gözlerimiz adamın elindeki pasaportlara takıldı ister istemez. Adam başı 70 $ ceza istiyorlardı. Üstelik geri dönmek şartıyla. Cevabımız hayır o kadar paramız yok, biz burada kalıyoruz oldu, biraz da sert bir şekilde üstelik. Nasılsa bu ülkede de bazı yasalar vardı ve her halükarda bir şekilde pasaportlarımızı geri alabilirdik. Belki 20-30 gün sonra ama olsun. Polislerimiz bunun üzerine daha sevecen bir havaya girerek 'aslında yasalara aykırı ama sizler için gerekli izinleri belki ceza karşılığı alabiliriz' gibilerinden bir iki şey söyledi. Ancak gerekli işlemler için pasaportlarımızı onlara teslim etmemiz gerekiyordu, ertesi gün öğleye kadar izin belgelerimiz ve pasaportlarımız geri gelecekti. Pasaportlar burada bizim her şeyimizdi ve hiçbir şekilde Rus polisine verilmeyecek kadar kıymetlilerdi. Ancak o kadar uğraşı sonunda gelebildiğimiz bu dağlarda tırmanış yapabilmemizin tek yolu bu gibiydi. Pazarlıklar sonucu rüşveti, pardon, cezayı diyecektim, 40 $'a kadar düşürmeyi başardık.

Polisler aceleyle aşağıya doğru giderken biz yemek hazırlıkları yapıyor ve bizim paralarla mümkün olduğunca iyi bir gece geçirmelerini diliyorduk. Bu dileğimizde de çok ciddiydik, pasaportlarımız onlardayken alkol zehirlenmesi veya bıçaklanarak ölmeleri ailelerini öksüz bırakacağı gibi bizleri de Kafkas Dağlarında bırakabilirdi. Aldığımız riskin büyüklüğünün hepimiz farkındaydık. 'Kafkasya Dağlarında Yedi Yıl' kulağa hoş gelmekle birlikte buralarda Dalai-Lama falan da yoktu, dağlar yönünden zengin ama mistik yönden çok kısır bir bölgedeydik.

30 Temmuz, Green Bivak-Trapetzia

Sabah geç kalkarak, açık hava altında kahvaltımızı yaptık. Pasaportlar ve izin erken gelirse pek yüksek ve uzak olmayan Trapetzia zirvesine çıkmaya karar verdik. Artık tırmanışlara başlama zamanımız gelmişti, biraz daha oyalanırsak geri döndüğümüzde sadece 'hoş bir geziydi, biz Nalçıktayken…' diyerek başlayan tırmanış öykülerimiz olacaktı herhalde. Saat 11.00 gibi uzun boylu, sarışın polisimiz yüzünde gülücükler açarak geldi. Çay teklifimizi kibarca red ederek pasaport ve izin belgelerimizi bizlere verdi. Geldiği gibi gülümseyerek ve iyi şanslar dileyerek hızla uzaklaştı. Yüzünden dün gece iyi eğlendiği, acelesinden ise bir gecede o kadar parayı bitirememiş oldukları ve bu gece için daha iyi planları olduğu anlaşılıyordu. Burada geçirdiğimiz zaman boyunca bir daha onlara hiç rastlamadık.

Hemen hepsi üzerinden rahatça atlanılacak kadar küçük ve tehlikesiz çatlakları duraksamadan geçerek doğrudan Trapetzia'nın güney sırtına çıkan kar kulvarına girdiğimizde, zirvenin çekiciliğinden çok, kör talihe karşı açık farkla yenik götürdüğümüz oyunda en azından bir sayı alabilme hırs ve isteği bizi sürüklüyordu.

Bu zirve kolaylığı ve yakınlığı açısından tam bir antrenman zirvesi. 3730 metre yüksekliği bölgedeki diğer zirvelerle kıyaslandığında çok az ama Kafkas dağlarına ve iklimine alışabilmek için iyi bir başlangıç sayılabilir. Onunla hemen hemen aynı özellikleri taşıyan ve birbirlerine çok yakın olan bir başka zirve de Gumachi (3890 m.), her ikisi de bölgeye alışabilmek ve daha zorlu rotaları rahatça inceleyebilmek için iyi birer seçenek. Aşağıdan kısa ve yatık gözüken kulvar tahminlerimizden uzun çıkmış ve gittikçe dikleşerek ilerlemekteydi. 1.5 saat sonra sırta ulaşmayı başarmıştık. Bizim sırta ulaşmamızla birlikte önceleri uzaktan uzağa gelen gök gürültüleri iyice yaklaşmış, üzerimizdeki mavi gökyüzü yerini kara ve tehtitkar bulutlara bırakmıştı. Sırt boyunca ilerleyerek hedefe vardığımızda yağmur taneleri düşmeye başlamış, öğleden sonra bozan tipik Kafkas havası etkisini göstermekteydi. Yağmurun verdiği rahatsızlıktan çok, yıldırım düşme riskinden dolayı hızla aşağı indik ve kampımıza ulaştık. Bu basit tırmanış paslanan bacak ve ciğerlerimizi açmış, moral depolamamıza, en önemlisi de Jantugan'da güzel bir rotayı gözümüze kestirmemize yaramıştı. Kolay da olsa 3730 metrelik bir zirvenin ilk Türk çıkışını yapmış ve diğer tırmanışlar için yolumuzu açmıştık. Akşam yemeğinde ertesi günün tırmanış planlaması yapıldı ve artık şartların zorlamaları ve Ushba gibi küçük ekip gerektirmeyen zirvelerle karşı karşıya olmamız nedeniyle ekipleri birleştirme kararı aldık. Artık her tırmanışta dört kişi beraber hareket edecektik.

31 Temmuz, Green Bivak

Sabah saat 4.00 gibi kalktığımızda açık bir gökyüzü karşıladı bizi. Ancak arkalarda sırtların gerilerinin sürekli şimşeklerle aydınlandığını görerek duraksadık. Aynı anda doğudan yükselen bulutların tehtitkar görüntüleri bu manzaraya eklendiğinde genel hava durumu hakkında çok iyi bilgilere sahip olamadığımızdan tırmanışı bir gün ertelemenin daha iyi olacağına karar vererek yattık. Zaman zaman uyanıp çadırın kapısından baktığımızda sürekli aydınlanan gökyüzü ve artan bulutlar doğru karar verdiğimizi gösteriyorlar ve sıcak uyku tulumlarımızda, vücudumuz kadar vicdanımızın da rahat olmasını sağlıyorlardı. Hava bulutlu ve kapalı olmasına rağmen gün boyunca tek bir damla bile düşmedi ve bizler havayı iyi okuyamadığımız için serin, güneşin kavurmadığı mükemmel bir tırmanış gününü kampta geçirmek zorunda kaldık. Bizi rahatlatacak olan tek şey havanın patlamasıydı ama onun bizim vicdani sorunlarımıza ilgi gösterdiği söylenemezdi. Bol bol konuşup, kitap okuyup müzik dinlediğimiz güzel bir gün olacaktı bugün ve bir daha gök yarılmadıkça tırmanışları ertelememeye karar verecektik.

1 Ağustos, Green Bivak-Jantugan

Saat 3.00'de Yılmaz'ın kalkma saatini hatırlatmasıyla istemeye istemeye sıcak tulumlarımızdan çıktık. Şu dağcılık çok hoş bir iş de, birde şu erken kalkmalar olmasa. Kahvaltı ve kısa bir hazırlık sonunda saat 4.00'da yola çıkmıştık. Karanlıkta patikayı rahatça bularak yavaş yavaş Jankuat buzuluna doğru yürümeye başladık. Patikanın bitip morenlerin başladıkları yerde karanlık nedeniyle durmak zorunda kaldık. Hepsi yerinden oynayan ve kayan kayalar, taşlar hem tehlikeli, hem de görerek yürümeye göre çok yorucuydu. Havanın biraz olsun aydınlanmasını bekledikten sonra, tekrar yola koyulduk. Kamptan ayrıldıktan yaklaşık iki saat sonra Jankuat buzulunun aşağı taraflarına ulaşmış buzul platosunda ilerlemeye başlamıştık. Önce küçük sonraları gittikçe büyüyen çatlakları sağından solundan veya üzerlerinden atlayarak buzulun bir üst platoya birleşen dik kısımlarına doğru ilerledik. Sonunda karşımıza iki seçenek çıkmıştı biri gittikçe dikleşen ve sonlarında doksan derece olan bir buzul (ki bu bize en yakın konumdaydı) veya uzun bir yan geçiş ve alçalma sonrası ulaşabileceğimiz genelde 40 derece eğimle yükselen ancak başlangıçta 60-70 derece eğimi olan ikinci bir buz kulvarı.

Sırf daha yakın olduğumuz için ilk seçeneği tercih ettik. Önceleri tek buz çekici kullanarak başladığımız tırmanış daha sonraları iki aletli serbest tırmanışa daha sonraysa iple emniyet alınarak emniyetli tırmanışa dönecekti. İpi kullanmamızdaki temel sebep rotanın iyice dikleşmesinden çok altımızda kapalı çatlakların varlığını anlamamız ve tırmanışın sonunda gözüken dik buzun altının dibi gözükmeyen bir buzul yarığı olmasıydı. Efecan önden sağlam buz bölgelerine buz vidalarıyla ara emniyet alarak yükselirken bende iki vidadan oluşan istasyondan emniyet alıyordum. Tunç ve Yılmaz ise daha rahat bir yerde bekleyerek dinleniyorlardı. Efecan fazla ara emniyet yerleştirmeden ve riskli bulduğu bölgelerde elinden geldiğince kibar ama hızlı davranarak yükselmeye devam etti. Eğer çatlaklarda köprü oluşturan buz tabakası kırılacak olursa düşme mesafesi 10-15 metreden az olmazdı her halde.

Efecan dik yeri de tırmanıp yukarı çıktığında söyledikleri pek ağza alınacak şeyler değildi doğrusu. Ama yukarı yanına çıkıp her şeyi gözümle gördüğümde ona sonuna kadar hak verdim bu davranışı için. Karşımıza genişliği 10 metre belki de daha fazla olan, derinliğiyle ilgili fikir yürütmek istemediğimiz dev bir çatlak çıkmıştı. Üstelik bu çatlağa doğru girinti yapmış ama devamı olmayan bir köprünün üzerinde oturuyorduk. Bulunduğumuz yer ancak ayakta durulacak genişlikte ve kesinlikle emniyet duygusu vermeyen bir yerdi. Biz nereler yapmamız gerektiğini tartışırken Tunç ve Yılmaz'da yanımıza gelmiş hepimiz birden ata biner pozisyonda yerlerimizi almıştık. Efecan ilerdeki ince köprünün (ki bu çatlaktaki tek köprüydü) nasıl olduğuna bakmak için akrobatça hareketlerle ilerlerken genel olarak ne yapmamız gerektiği konusunda bir karara da varmaya çalışıyorduk. Verdiğimiz karar aşağıya inip ikinci yolu denemekti. Efecan köprünün sağlam olmadığını söylüyordu çünkü. Hem kim bilir daha kaç tane dev boyutlarda çatlak vardı bu rota üzerinde?

Bir tane buz vidası bırakarak hepimiz güvenli bir noktaya kadar indik. Sonra iyice alçalıp yan geçerek bir kaya sırtının yanında yükselen, içinden oluk oluk suların aktığı uzun buzula girdik. Emniyet almadığımız için 'front-point' ve çift alet çıkmayı gerektirecek kadar dik olan bu buzu çıkmamız bir saate yakın sürdü. Yukarı, platoya vardığımızda bir saat boyunca buz çekici sallamanın vermiş olduğu yorgunluk kollarımızda, kramponların sadece ön sivrilerini kullanmanın verdiği yorgunluksa ayaklarımızda, dinlenme talep ediyorlardı. 15 dakika kadar süren bir dinlenme ve ardından çok çürük ama teknik olarak çok kolay olan kaya kulvarlarından birbirimize taş düşürmemeye çalışarak yükselmeye devam ettik. Önümüzdeki 4 kişilik Rus ekibinin düşürebileceği taşların verdiği endişeyle çok yavaş ve taş düşme hatlarının dışında tırmanışımızı sürdürdük. Jantugan'nın doğu sırtına ulaştığımızda diğer ekibe yaklaşıp, sırttaki uzun ama pek fazla yükselmeyen kar kulvarında ise onları yakaladık. Ekibin yaş ortalaması oldukça yüksekti. Yavaş olmalarının en önemli sebebi de bu olmalıydı herhalde. En yaşlıları yanına ilk gelen ben olduğum için ülkemi ve nelere tırmanmak istediğimizi sordu. Verdiğim cevaplar hoşuna gitmiş olmalıydı. Türkiye'ye daha önce iki kere gelmiş, bizi burada görmekten mutlu olduğunu söyledi. Sonra geldiğimiz buz rotasının tehlikeli ama bizim gibi gençler için en iyi seçimlerden birisi olduğunu, ve hızımızla ilgili güzel bir şeyler daha söyledi. Önlerine geçmek için izin istediğimde ise, 'go young man, go' diyerek beni selametledi.

Ben kar kulvarını bitirip zirveye ulaşan son dik ve orta zorluktaki kaya etabına girdiğimde Tunç ve Efecan çok gerilerdeydi, sebebini merak edip beklediğimde Tunç heyecanla o yaşlı adamın Alexander Zaidler olduğunu ve uzun uzun konuştuklarını söyledi. Anlaşılan 68 yaşında Ukrayna Dağcılık Federasyon'u Başkanı; bir tarih vardı çevremizde. Yine zaman zaman çok çürükleşen ama hızla yükselen genelde III+, tek yerde IV- zorlukta olan kayayı da emniyet almadan ve sürekli taş düşmesinden etkilenmemek için büyük bir sabırla sırayla çıktık. Alttaki tırmanıcı güvenli bir yere ulaşana kadar üsttekiler kesinlikle hareket etmiyor. Üsttekiler rahat bir yer bulduklarında ise aşağıdakiler sırayla ilerliyordu. Çürük kaya etabı direkt zirvede son buldu.

Biz zirvede fotoğraf çekerken geçen zaman içinde de Alexander Zaidler yanımıza ulaştı. Tabii ki koyu bir sohbet başladı hemen. Zaten aşağıda bir ekip vardı, onlar güvenli bölgeye ulaşana kadar düşürebileceğimiz taşlar nedeniyle inişe geçmemiz doğru olmazdı. Bay Zaidler zirveden görebildiğimiz her zirvenin ismini, yüksekliğini ve aklınıza gelebilecek her türlü bilgiyi ard arda sıralıyordu. Birkaç defa kar kaplanı olmuş bu yaşlı kurt herhalde Kafkasya'da da çıkılmamış zirve bırakmamıştı.

Aşağıdaki tırmanıcılar da geldikten sonra kaya etaplarını daha önce bırakılmış iniş istasyonlarını kullanarak hızla aşağı indik. Çıkışı 2 A olarak nitelendirilen ve klasik rota olarak tanımlanabilecek güzergahı takip ederek 3 saat sonra kamp yerine ulaşıyoruz. Akşam yemeği sonrasındaki çay keyfi yine bir tırmanış toplantısına dönüşüyor ve yarın yani planladığımızdan bir gün önce Donguz Orun'a geçme kararı alıyoruz. Böylece bu zorlu ve önemli zirve için her türlü olumsuzluğa karşı yedek bir günümüz daha olacak.

2 Ağustos, Donguz Orun'un karşılarında adını bilmediğimiz bir yer

Sabah erkenden kalkarak kampı topluyoruz ve 3 saat içinde kamp Shkelda'ya ulaşıyoruz. Burada faaliyetimizin ikinci kısmı için bırakmış olduğumuz yiyecekleri ve temiz giysilerimizi alarak yoldan çevirdiğimiz eski ama dört kişiyi rahatça alacak bir pikap çevirerek pazarlık yapıyoruz. Toplam 15 $'a bizi Donguz Orun için yürüyüşe başlayacağımız noktaya bırakmasını sağlıyoruz. Burası aynı zamanda turistik bir yer ve bol miktarda yiyecek ve içecek var. Adam başı birkaç porsiyon şaşlık (şiş) yiyip birkaç tanede birayla kaybettiğimiz elektrolit ve karbonhidratı !!! yerine koyduktan sonra yemek boyunca muhteşem kuzey duvarını seyrettiğimiz Donguz Orun'a doğru yola koyuluyoruz.

Bölgeyi hemen hiç bilmediğimiz için birkaç kere yanlış yola saparak sonunda Donguz Orun kampına ulaşan patikayı buluyoruz. Ancak havanın kararmak üzere olması nedeniyle eskiden karakol olarak kullanıldığını tahmin ettiğimiz yıkık bir kulübenin yanına kampımız kuruyoruz. Nakra Tau ve Donguz Orun'nun yaklaşık 2000 metre uzunluğundaki ünlü yedi rotasının ay ışığındaki manzarası eşliğinde çaylarımızı içtikten sonra yatıyoruz. Gece boyunca Nakra Tau ve Donguz Orun'un kuzey duvarlarından düşen serak ve kayaların sesleri bizlere eşlik ediyor.

3 Ağustos, Nakra Tau 3500 m kampı

Güzel, yepyeni bir günle birlikte yürüyüşe başladığımızda, en önde giden Tunç'un 'şimdi başımız büyük belada' diyerek bize dönmesinden önce, gayet neşeli bir şekilde yürüyorduk ve gerçekten de başımız bu sefer büyük bir belada gibi gözüküyordu.

Patikanın kıvrıldığı ve yamacın ilerisini görebildiğimiz yeri ilk geçen Tunç olmuştu 5-10 adım arkasından gelen bizlerde patikadaki bu köşeyi geçtiğimizde tam karşımıza dikilen sınır karakolunda herkes bir taraflara doğru koşuyordu. Eli Kalaşinkof'lu bir asker bize doğru koşarken, karakol içindeki askerlerde mevzilerine giriyor, BKC olarak bilinen ağır bir makineli tüfek de bize doğru çevrilmiş silaha şerit takılıyordu. 'Şimdi ne yapacağız?' güzel bir soru, ani bir tepki, kaçmak, yere yatmak veya herhangi bir yanlış anlama uyandıracak bir harekette silahların çalışmaya başlayacağı kesindi. Devam etmeliydik, geri dönme şansımız yoktu nasılsa, ağır adımlarla sanki her şey çok olağanmış gibi yürümeye devam ettik. Sadece sıramız değişmişti; en öne ben geçmiş arkama her türlü resmi evrakı koruma ve saklamakla görevli olan Efecan gelmişti. Tunç İngilizce bilen adam olarak sıralamadaki yerini almıştı.

'Stoi, Documents' dedi genç Ukraynalı asker ter içinde ve heyecanla. Uzattığım pasaportlara tek tek baktı, ama bu genç adamın resimler dışında hiç birşeyi anladığını sanmıyordum. 'Türksi, da' gencin üstlerine bilgi vermesi gerekli diye düşündüm kendimi onun yerine koyarak, eğer biz anlatmazsak o bir kaç gün daha anlayamayacaktı bazı şeyleri, 'Alpinist, Donguz Orun' diyerek, elimle Donguz Orun'u gösterdim. Asker bize beklememizi işaret ederek yandaki mevziye girdi ve manyetolu telefonla birilerine bir şeyler söyledi, pasaportlarımızı vererek ve bizi karakola doğru gönderdi. Karakolda teyakkuz durumu aynen devam ediyordu ama silahların namluları artık bizleri takip etmiyordu. Olumlu bir gelişmeydi doğrusu, 'en kötü ihtimalle tutuklarlar' dedim yavaş bir sesle, 'ne güzel bedava yemek ve yatak işte' diyen Efecan'nın ne kadar ciddi olduğunu yüz ifadesini göremediğim için anlayamadım doğrusu.

Karakol binasının önünde davranışlarından karakol komutanı olduğu hemen belli olan adama doğru yürüdük. Ve birkaç adım kala durup 'Zdrastiviti' dedim, adam başıyla karşılık verdiği zaman aradaki bir kaç adımlık uzaklığı kapatma cesaretini ancak gösterebildim. Adam pasaportları istedi, vize ve girişleri inceledikten sonra, anlamadığımız bir dilde, yani Rusça 'niçin geldiniz' dedi. Kelimelere anlamlarını sadece davranışlarına bakarak verebiliyorduk veya tahmin ediyorduk. Dağcı olduğumuzu, Donguz Orun'a gittiğimizi anlatmayı başardık. Yasak dediğini ve izin belgesi istediğini de anladık. Bizlere 40 $'ar patlayan ve başımızı çok ağrıtan belgeleri büyük bir güven içinde adama gösterdiğimizde belgelere sadece şöyle bir baktı, sonra bana dönerek gülümseyen bir ifadeyle 'Niet' dedi. Belgeler geçersizdi, büyük ihtimalle de uydurmaydı, bunu tahmin etmesine ediyorduk ama Donguz Orun yolunun kapalı olması gerçek bir yıkım yaşattı bize. Bu yüzümüzden anlaşılmış olmalı ki komutan, 'kaç gün kalacaksınız' diye sordu, 2-3 gün diyerek cevap verdik. Bize Nakra Tau ve Donguz Orun'un sırtının arka tarafının Gürcistan olduğunu ve oraya geçmezsek izin verebileceğini söyledi. Sonrada ekledi 'Bende Balkar Türküyüm'.

Yol boyunca 'nasıl bu kadar kolay sıyrılabildık bu işten' diye düşünerek yürüyüp 4 saat sonra Gürcistan topraklarında 3500 m. irtifada kampımızı kurduk. Sırtı aşarken tırmanmak zorunda kaldığımız pis çarşak dışında, iyi irtifa kazanmış, rahat ve güzel bir tırmanış yapmıştık, sınır ihlali desek daha mı doğru olur yoksa? Ertesi gün Nakra Tau ve Donguz Orun zirvelerinin traversini yapmak üzere erken kalkacaktık, bu yüzden saat 22.00 gibi yattık. Artık başımıza gelenlerden dolayı tırmanışımız salt bir dağcılık faaliyeti olma niteliğini çoktan aşmıştı, eğer vurulmazsak, tutuklanmazsak veya rehin olarak kalmazsak torunlarımıza anlatacak güzel hikayelerimiz olacaktı kuşkusuz, nedense dağda karşılaşılabilecek klasik tehlikeler aklımıza pek takılmıyordu artık.

4 Ağustos, 3500 m. kampı- Nakra Tau-Donguz Orun

Saat 4.00'da hepimiz ayaktayız ve rutin tırmanış hazırlıklarımızı yapıyoruz. Gün ışıyıp görüş iyice düzelir düzelmez de yola çıkıyoruz. Kampımız yüksekte ve rotamıza yakın olduğu için bir saat sonra Nakra Tau'nun batı sırtında yükselmeye başlıyoruz. Sırt hattı zaman zaman önemli sayılabilecek problemlerle kesilecek gibi gözükse de kaçış yolları bulunarak bu sorunların üstesinden gelebileceğimizi düşünerek ve aşağıdan baktığımızda zirveye en rahat şekilde ulaşacağını umduğumuz bir yol izleyerek hızla yükseliyoruz. Genelde III+ ve zaman zaman IV- zorluklarında etaplar içeren sırt hattında yaklaşık olarak 3 saat boyunca hemen hiç durmadan yükseliyoruz. Yol boyunca daha önce rota üzerinde bivak yapıldığını gösteren bivak yerleri ve konserve kutularına rastlıyoruz. Rotamız çok zorlu olmamasına rağmen öyle zamanlar oluyor ki bir tarafınızda Nakra Tau'nun yaklaşık 2000 metrelik kuzey duvarı öbür tarafınızda ise birkaç yüz metre yükseklikteki derin kesikler müthiş bir boşluk hissi veriyor.

Sırt hattının dik ve zor bölümleri zevkli bir tırmanışa izin verecek kadar sağlamken, rotanın kolaylaşması ile birlikte çürüklük artıyor. Kayalık sırt hattının kötü bir çarşağa dönüştüğü noktada mola vererek sıvı alıyoruz. Zirvenin 100-200 metre kadar üstümüzde olduğunu tahmin ederek dağın güney yüzüne yan geçip oradaki buz kulvarlarından birine girmeye karar veriyoruz. Kötü çarşak nedeniyle sevimsiz bir yan geçiş yaptıktan sonra bizi zirveye kadar götürecek 50-60 derece eğimi olan sert, hatta çoğu yerde cam gibi sert bir buz kulvarına ulaşıyoruz. Krampon ve buz çekiçlerimizi çantalardan çıkartarak emniyet almadan kulvara giriyoruz. Türkiye'de kolay kolay karşılaşamayacağımız bu uzun ve yeterince dik buz kulvarını çocuklar kadar şen bir şekilde sürekli olarak 'front point' tırmanıyoruz. Artık kollarımız çekiç sallamaktan iyice yorulduğu zaman, yani yaklaşık bir saat sonra Nakra Tau'nun zirve sırtına ulaşıyoruz.

Bir iki dakikalık yürüyüş ve zirve… Şimdiye kadar çıktığımız yüzlerce zirve içinde her zaman hatırlanmaya değecek sayılı güzellikteki zirvelerden biri Nakra Tau. Hemen yanındaki Donguz Orun'un zaman zaman sis içinde gözüküp kaybolan görüntüsü, Elbrus masifinin devasa boyutu ve Kafkasya'nın adı sanı bilinmeyen pek çok zirvesi manzarayı mükemmelleştiriyor. Zirvede fotoğraf çekimi, sıvı alımı, biraz beslenme ve Donguz Orun'a nasıl geçeceğimizi tartışarak 45 dakika kadar oyalanıyoruz.

Nakra Tau'dan Donguz Orun'a yapmayı planladığımız travers tahminlerimizden daha zorlu ve bizi çok fazla irtifa kaybetmeye zorluyor. İki zirve arasındaki yatay mesafe ise karşıdan bakıldığından çok daha fazla. Büyük güçlüklerle aldığımız irtifayı altı buz ve sürekli kayıp duran dik bir kar kulvarından inerek kaybediyoruz. İnişi her ne kadar emniyet alma ihtiyacı hissetmeden gerçekleştirsek de, buz üzerinde sürekli kayma eğilimi gösteren, kramponlara yapışarak onları işlemez hale getiren ve dengemizi bozan kar hızımızı kesiyor. Artık tepemizde yükselmeye başlayan güneş, kar ve buzlardan yansıyarak hem ısısı hem de derimizi yakan ışınlarıyla tırmanışı tam bir kabus haline getirmeye başlıyor. Donguz Orun'nun ana kütlesine kadar yapmamız gereken yan geçiş ise sıcak nedeniyle yumuşayan, kramponlarımızda kar plakası olmaması nedeniyle kramponlarımızı sürekli temizlememizi gerektiren kar, UV ve sıcak, bunların hepsinin üzerine de üstü kapalı küçüklü büyüklü çatlaklar.

Hemen birkaç yüz metre aşağımızdaki tüm çatlaklar açılmışken bulunduğumuz yükseklikte sadece ana çatlakların açılmış olduğunu diğerlerinin üstünün ince bir kar tabakasıyla kaplı olduğunu bu çatlaklardan birine bastığımda anlıyoruz. Sonuna kadar gömülmüş olan sağ ayağımı sağlamda olan sol ayağımın yardımıyla geri çektikten sonra yeni bir taktik izleyerek yan geçmeye devam ediyoruz. Yol üzerinde bir kaç çatlağa daha bastıktan sonra kendimizi kayalık sırtlara ve Donguz Orun'nun zirvesine doğru yükselen dar, dik ama sağlam buz kulvarlarına zor atıyoruz. Artık sıcaklığın etkisiyle iyice ıslanan buz kulvarlarından tırmanarak zirve sırtına ulaşıp, karışık ve III+ zorluğundaki kaya etaplarını aştıktan sonra tekrar kar ve buz etapları yan geçip, tırmanıp üzerinde en azından 100 metrelik bir korniş olan sis içindeki zirveye ulaşıyoruz. Sıcaklık, sürekli ve zaman zaman derin karda yapılan yan geçişler, bitmek bilmeyen zirve tırmanışı en önemlisi de ikide bir yolumuzu değiştirmemize sebep olan çatlaklar nedeniyle tırmanışımız beş saat kadar sürüyor.

Geri dönüşün de tırmanış kadar sorunlu ve daha uzun olacağını düşünerek zirvede hiç oyalanmadan dönüşe başlıyoruz. Zaman zaman su içmek ve bir şeyler atıştırmak için yaptığımız duraksamalar dışında sorunlu yerleri geçerek ilerliyoruz. Donguz Orun'nun ana kütlesini çıktığımızdan daha zorlu bir şekilde geçtikten sonra bu sefer Nakra Tau'nun geniş kütlesini yan geçiyoruz. Sonrasında da dört tane sırt hattını tırmanıp inerek sonunda 4 ip boyu iniş yaparak bir çanağa indiğimizde hava kararmaya başlıyor. Bu çanağı da tabanından boydan boya geçtikten sonra altıncı sırt hattına ay ışığında tırmanıyoruz. Çok çürük olan bu 200 metre yüksekliğindeki sırta çıkarak bir saat içinde de çadırımıza iniyoruz. Güvenlik nedeniyle dönüş yolunu uzatmak zorunda kaldığımız ve normal şartlar altında bu iki zirvenin traversinin iki günlük bir tırmanış gerektirmesi nedeniyle tam 16 saat sonra kampımıza ulaşmış oluyoruz böylece. Yorgun olmamıza rağmen çok sıkı bir yemek ve iki ayrı çay partisiyle tırmanışımızı kutladıktan sonra iyi bir tırmanış yapmanın iç rahatlığı ve yorgunluğuyla, bebekler gibi dalıp gidiyoruz uykuya.

5 Ağustos, Terskol-orman içinde isimsiz bir yer

Kampı toparlayıp aşağıya inmemizin zaman alması mesafelerin fazlalığı veya bir önceki gün yaptığımız zorlu tırmanış nedeniyle değil, gün boyunca yapacağımız fazla bir şeyin olmamasından kaynaklanıyor. Yavaş ve sık molalarla yaptığımız inişimiz sırasında tekrar sınır karakoluna uğruyor döndüğümüzü haber veriyoruz. Karakol kapısının biraz dışında oturarak kara kara düşünen batılı dağcılarla yaptığımız konuşmalardan onların izin alamadıkları, hatta rüşvetin bile işe yaramadığını öğreniyoruz. Onlar için üzgün, (yerlerinde bizler de olabilirdik) kendimiz içinse mutlu bir şekilde Terskol'a şaşlık ve asitli içeceklere doğru sohbet ederek iniyoruz.

Terskol'da kişi başı dört porsiyon şaşlık ve gözleme yiyip, karşımıza çıkan ilk büfeden bir şişe votka aldıktan sonra orman içindeki kamp yerimize gidiyoruz. İspirtomuz bittiği için bundan sonra ocağımızın ön ısıtmasını bu %40 alkol içeren votkayla yapacağız. Kaybettiğimiz irtifanın fazlalığı, yemyeşil ormanın huzurlu ortamı ve alkol oranı %17'lik Rus biralarının etkisiyle rahat bir uykuya daha dalıyoruz. Bir de yanımızdan gürleyerek akan, suyunu Donguz Orun'nun eriyen buzlarından alan nehrin sesi olmasa…

6 Ağustos, Elbrus Dağı 4200 m.

Kişi başı 10 $ ödeyerek teleferik biletlerimizi alıyoruz. Teleferik bizi 3800 metreye kadar çıkarıyor. Buradan 4200 metredeki Priut 11'e kadar kısa bir çıkışımız var. Priut 11 çok kalabalık ve bu kadar kargaşa içinde kesinlikle rahat olmayacak. Biraz daha yükselerek kampımızı kuruyoruz. Çadırımızın hemen yanından küçük bir buzul deresi akıyor böylece kar eritmek zorunda kalmayacağız. Aklimatizasyon tırmanışı yapmıyoruz. Zaten günlerdir çok fazla aktivite yaptık ve tırmanış için kendimizi hazır hissediyoruz. Gün boyunca sürekli olarak yiyip içiyoruz. Hiçbirimizde teleferikle çok hızlı alınan irtifanın kötü etkileri gözükmüyor. Baş ağrısı, mide bulantısı ve keyifsizlik yerine neşeli, iştahlı ve canlıyız. Moralimiz de yerinde zaten. Günümüzü hepimiz farklı şekillerde değerlendiriyoruz. Ben kitap okuyorum, Tunç ve Yılmaz koyu bir sohbetteler, Efecan ise dışarıda bulduğu bir tabaka tahta üzerine bizim burada olduğumuzu gösterir bir şeyler yazıyor. Radyoda beş ayrı Türk kanalı yakalıyor ve onları dinliyoruz.

7 Ağustos, Elbrus Dağı 4200 m kampı

Gece kalkmamız gereken saatte kalkmayı başaramadık. Yürüyüşe başladığımızda saat 6.00 gibiydi hatta biraz geçiyordu bile. Hava ise öğleyin kesinlikle bozacaktı, bulutlar saatin erken olmasına rağmen Kafkasya'nın derinliklerinden üzerimize doğru akıyordu. Kötü havanın gelmesi belki öğle saatlerini bile bulmayabilirdi. Diğer ekiplerin hepsi gece erken saatlerde çıkışa başlamış olmalarına rağmen Elbrus'un iki zirvesi arasındaki bele ulaşmayı başaramamışlardı. Ağır ağır ilerlemelerini aşağıdan izleyebiliyorduk.

Havanın erken bozma ihtimalinin yüksek olması canımızı sıksa da Elbrus'un hem doğu hem de batı zirvelerine çıkarak traversini yapma fikrimizi değiştirmedik. Önce daha alçak olan doğu zirvesine sonra aradaki bele inerek batı zirvesine çıkmayı planlamıştık. Eğer hava erken bozarsa asıl zirve olan batı zirvesi riske girecekti. İlk bir saatte Pastukov Kayalıkları'na ulaşıyoruz. Burada Tunç önce ana zirveye gideceğini eğer hava iyi olursa traversi yapmayı istediğini söylüyor. Tunç'la burada ayrılıyoruz.

Kısa bir mola dışında, doğu zirvesine hemen hiç durmadan ve zorlanmadan çıkıyoruz. Ancak bu zirve de en az ana zirve kadar uzak, üstelik çıkış etabı bayağı dik. Zirveye sis içinde çıkıyoruz ve bundan sonra bir daha da sisten kurtulamıyoruz. Bu, manzara seyredememek anlamına geliyor ve Elbrus'a çıkmamızın en önemli nedenlerinden birini boşa çıkarıyor. Sis içinde bir kaç fotoğraf çekerek aşağıya, bele iniyoruz. Zirveye çıkmayı başaramayan birkaç kişi burada yatarak dinlenip geri dönebilmek için güç toplamaya çalışıyor, bazılarıysa daha şimdiden dönmeye başlamışlar aşağı doğru iniyorlar. Biraz çikolata yiyip bol sıvı aldıktan sonra biz de ana zirveye doğru tırmanmaya başlıyoruz. Tahminlerimize göre belden en fazla iki saat sonra zirvede olmamız gerekli. Ancak sis içinde izlerden başka bir şey seçemiyoruz. Sezon boyunca o kadar çok kişi buraya çıkmış olmalı ki izler asfalt gibi ve çok rahat yükseliyor. Biraz daha ilerleyince yol boyunca geri dönenleri görüyoruz. Batılı dağcılar sendeleyip yalpalayarak inerken Rus dağcılar rahat görünüşleriyle onlarla tam bir tezat oluşturuyorlar. Az bir yolumuz kaldığını bilmemize rağmen rüzgarla birlikte başlayan kar yağışı bizi endişelendirmiyor değil. Eğer izler kapanır ve hava açmazsa rahatça kaybolabiliriz.

Sislerin arasından aniden Tunç ve İspanyol ekibi çıkıveriyor. Tunç keyifle sadece 200 metre kaldı diyor. Yanındaki adamların durumu ise çok vahim. Bir tanesi hem kusup hem yürüyor. Kolunda da iki kişi var. Tunç'la tebrikleşip yolumuza devam ediyoruz. İzleri takip ederek 10 dakikada zirveye ulaşıyoruz. Bu arada yağış ve rüzgar iyice artıyor. Zorlukla fotoğraf çekip 5 dakika içinde inişe geçiyoruz.

İzlerin yer yer kapanmış olmasına rağmen zorlanmadan iniş yolunu buluyoruz. Pek çok kişi hala burada oturmuş anlamsız gözlerle boşluğa bakıyorlar. 'Avrupanın en yüksek zirvesine çıkmak onları gerçekten çok etkilemiş !' diye düşünerek inişe devam ediyoruz. Bir saat sonra kampımızdayız.

Tırmanışla ilgili rakamlara baktığımızda sonuçlar gerçekten çok etkileyici çıkıyor. Tunç 4200 kampından zirveye 4 saat 15 dakikada ulaşmış. Bizlerse her iki zirvenin traversini 6 saatte tamamlamışız. Geri dönüş ise sadece 1 saat almış. Tunç'un aldığı toplam irtifa 1400 metre civarında, bizlerse travers sırasında kaybettiğimiz irtifayla birlikte 1600-1700 metre irtifa almış durumdayız. Bu rakamlara göre çıkışımız standart zamanların çok çok altında. Biz çadırımızda çaylarımızı içerken diğer gruplar birer ikişer yanımızdan geçerek Priut 11'e gidiyorlar. Artık son tırmanışımız da yapmış olmanın verdiği rahatlıkla önümüzdeki sene neler yapmamız gerektiğini düşünerek alternatif planlar hazırlıyoruz.

8 Ağustos, Nalçık

Demirkan Bey bizzat kendisi gelerek bizleri alıyor. Çok güzel bir jest doğrusu. Sorunsuz bir yolculuktan sonra otele ulaşıyor ve faaliyetin tüm kirlerini üzerimizden atıp, tıraş oluyoruz. Yemeğe inen bizlere, dağdan geldiğimiz zamanki halimiz arasındaki fark, resepsiyondakiler dahil herkesi güldürüyor. Aşçımız Nedim Usta'dan menemen rica ediyoruz, ardından şaşlık, ardından …., liste uzayıp gidiyor. Gece kısa bir Nalçık turu atıp dondurma yiyiyoruz. Bu şehrin geceleri çok güzel ama biraz ıssız…

 



Kürşat AVCI
Son DüzenlenmeCumartesi, 29 Ekim 2011 20:54

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.



Anti-spam: complete the taskJoomla CAPTCHA
yukarı çık

hakkımızda

  • Pandül Neden Var
  • Web Destek Projesi
  • Site Haritası
  • Fotoğraf Galerileri
  • Reklam
  • Grafik Malzemeleri

Üye Giriş yada Kayıt Ol

DMC Firewall is developed by Dean Marshall Consultancy Ltd