Menu

Vay Vay Dağı İlk Kış Tırmanışı

Güzel, güneşin gökte pırıl pırıl parladığı çok güzel bir gün. Uzakta zirve sırtlarında ince, beyaz kar bulutçukları uçuşuyor. Emli vadisinde ise esinti bile yok. Güneş ve durgun havaya rağmen gölgeler yine de çok soğuk. Bunun için mola vermeden, yavaş ama sürekli yürüyoruz. Durmak ve giyinmek hepimize zor geliyor. 

Aramızdaki neşeli sohbet Sarı Memedin yurdundan beri devam ediyor. Önümüzde iki saat kadar süreceğini düşündüğümüz bir yol var ve yaz kış defalarca geçtiğimiz, zaman zaman bitmeyecekmiş gibi sıkıntı veren Emli Vadisin'de olmaktan üçümüzde memnunuz. Eh, ne de olsa Erciyes, Bolkar ve Demirkazık Batı Rotası derken neredeyse iki aydır uzağız Emli vadisinden. Alptekin ise on bir aydır ilk defa dağa geliyor zaten. Yüzündeki çömezlere has mutlu gülücüklerin sebebi de bu olsa gerek! Önümüzdeki uzun ve yorucu sekiz günü düşününce...

Akşampınarı'na doğru yükseldikçe kar daha fazla batmaya başlıyor. Yine de kar durumu mükemmel sayılabilir. Daha iki hafta önce Demirkazık Batı Rotasında belimize kadar gömüldüğümüzü düşünürsek şikayet etmeye hiç de hakkımız yok.

Tahmin ettiğimiz gibi iki saat içinde ilk kamp yerimiz olan Akşampınarı'na ulaşıyoruz. Faaliyetin ilk günü özellikle kendimizi fazla yormuyoruz. Sırtımızdaki 12 günlük kamp yükü ve az da olsa teknik malzemenin ağırlığı var. Üstelik yorucu geçen otobüs ve sarsıntılı bir traktör yolculuğu da cabası. Zaten Tayyare Çukuruna ulaşmak için en az üç gün ayırdık. Eğer her şey yolunda giderse 8 gün sonunda bir yerleşim birimine ulaşmış olacağız. Yanımızda iyi havayı bekleme ve acil durumlar için fazladan dört günlük yiyecek ve yakıt var.

Akşampınarı'nda tek gece kalacağımız için kar duvarı örmek gibi zahmetli bir iş ile uğraşmıyoruz. Kısa süren bir yerleşme merasiminden sonra Tunç'un emektar V-25 'indeyiz. Tıpkı eski günlerdeki gibi neşeyle sohbet edip çay içiyoruz. Gerçi Tunç ve ben sürekli beraber tırmanıyorduk ama Alptekin çeşitli nedenlerden dolayı neredeyse bir yıldır bize katılamıyordu. Ama üçümüzün üç yıllık ortak hayali eski ekibi tekrar bir araya getirdi. Üç yıl boyunca kafa kafaya vererek defalarca hakkında konuşup sonunda sadece dağa ulaşabilmek için dört ayrı plan yaptığımız, durup durup yeni stratejiler ürettiğimiz bu tırmanışı gerçekleştirmek için tekrar hep beraber dağlardaydık işte.

Vay Vay Dağı ve civar zirveler hakkında her türlü bilgi mevcut, ama uzaklığı ve çıkışlarının kolay olduğu dönemlerdeki su sıkıntısı nedeniyle az gidilen, bu yüzden de defterleri neredeyse bomboş olan doruklar. Bizleri cezbeden en önemli faktör belki de bölgenin bakirliği. 1950 'li yıllarda bir Hawker-Huricane avcı uçağının düşmesiyle bölge hakkında ilk yazılı bilgiler edinilmeye başlamış. Bölgeye giden İngiliz Hava Kuvvetleri kurtarma timi bölgede araştırmalar yapmış, Boruklu ve Vay Vay arasına sıkışıp kalmış olan Ortadağ zirvesinin varlığını da ilk olarak onlar ortaya çıkarmışlar. Bu zirvenin yine bilinen ilk çıkışı bu ekip elemanlarına ait. Zamanla bölgeye yabancı dağcı grupları tek tük gidip gelmişler. Bu yabancı dağcı ekiplerinden İtalyanlar günümüze kadar tekrar edilmemiş başarılı duvar çıkışları yapmışlar. Bunlardan belki de en önemlisi Vay Vay Dağının kuzey duvarı olsa gerek.

Bu dağlardaki Türk tırmanışları ise Anadolu Dağcılar Birliğinin en hızlı zamanlarına rastlıyor. Ömer Tüzel ve Ingrid Reuber'dan oluşan bir ekip tek ve kısa bir ekspedisyonla K.Cebel, Boruklu, Ortadağ ve Vay Vay zirvelerinin ilk Türk çıkışlarını yapmışlar. Böylece Türk dağcıları için bölge hakkındaki bilgilere ulaşmak daha kolaylaşmış. (Verilen bilgilerin en önemlisi bölgede sürekli bir su kaynağının olmamasıdır. Ancak 1995 yılının Ekim ayında bize yardım eden bir çoban sayesinde sürekli bir su kaynağı bulduk.) Ancak buna rağmen uzun yıllar boyuca bu zirvelere ikinci bir Türk tırmanışı yapılmamış. Zirvelerin defterlerine kavuşması ise 1993 yılında gerçekleşmiş.

Bizim bu bölgedeki ilk tırmanışlarımız ise 1995 yılında gerçeklemişti. İlk önce Ertuğrul Melikoğlu ve Tunç Fındık 13 zirveyle geri döndüklerinde, sadece uzaklardan gördüğümüz Vay Vay hakkında birinci elden bilgi edinme fırsatı bulduk. Ertesi yıl Mayıs ayında, Tunç bu sefer Nafiz Balcı'yla bölgede tırmanışlar yaptı. Yine 1994 yılında Ertuğrul ve Tunç'un Tien-Şan Dağlarına gitmeleri, Alptekin'in ise Scuba kursunda olması nedeniyle bölgede yalnız başıma tırmanmıştım. Aynı yıl Alptekin ile birlikte 18 zirveye çıktığımız bir tırmanışta Vay Vay Bölgesinde de tırmanmıştık.

Hepimizin ortak düşüncesi, (daha '93 yılında bölgeye gitmeden harita üzerinde) yapmayı düşündüğümüz kış tırmanışının kolay olacağıydı, ancak yine de hepimizin kafasında aynı sorular vardı. Tayyare Çukuruna dolayısıyla Kokorot Vadisi'ne hangi yoldan ulaşmalıydık? Tur kayağı kullanmak faydalı olabilir miydi? İstenmeyen bir durumla karşılaşırsak neler yapabilirdik? Tüm bu sorular ve benzerleri bir Büyük Demirkazık, Küçük Demirkazık veya Aladağlar'daki pek çok zirve için daha önceden denenmiş ve cevapları belli problemleri yansıtırken bu sefer doğru cevapları biz bulacaktık.

Öncelikle çözülmesi gereken problem Kokorot'a nasıl ulaşacağımızdı. Yaz aylarında bir günde Tayyare Çukuruna ulaşıyorduk. Kışın bu süre ne kadar uzardı? Üstelik bu bölgeye nereden ulaşmalıydık. Karsantı, Acıman, Cevizli, Emli veya Yedigöllerden mi?

95 kışında Cevizli'den girip taa Sulağan Kaya ve sırtlarının arkasından dolanıp dağın altına ulaşmaya çalışmış ancak karsız olacağını düşündüğümüz güney yamaçları karla kaplı olunca bizde Kaldı'ya çıkmıştık (Şubat 95). Ancak görmüştük ki bu yol gereksiz derecede uzundu (Ne yazık ki deneyerek öğrenmiştik). Acıman ve Yedigöller ise kendileri başlı başına problemler içeriyordu. Ancak Karsantı'dan Köküt'e kadar araba bulunabilirse Kökütten Vay Vay'ın altına ulaşmak kış şartlarında 4-5 saat sürerdi en fazla. Düşünce olarak çok güzel bir fikirdi bu; ama 40 km yol için traktöre herhalde 10-15 milyon para vermemiz gerekirdi ki bizim o kadar paramız yoktu. Paramız olsa bile yol kar veya heyelanlardan dolayı kapandıysa o yolu yürümek, tırmanışı yapmaktan daha zor ve bıkkınlık verici olacaktı.

Geriye başarı şansı en yüksek gözüken Emli Vadisinden geçen yol kalıyordu. Bizde onu denemeye karar verdik. Sarı Memedin Yurduna kadar traktörle gidecektik. Aynı gün Emli Vadisi'ni geçip Akşampınarı'na ilk kampımızı kuracak ertesi gün ise Güzellerin kuzey çanağında ikinci kampı atacaktık. Buraya kadar problem yoktu. Bundan sonra ise geri dönmemize neden olabilecek problemler başlayabilirdi. Sulağan Kaya ile K.Cebel arasındaki geçide ulaşırken geçirmesi gereken çığ kulvarları, sırttan Kokorot'a inişin dev bir çığ çanağı olması Vay Vay Dağını görmeden bile geri dönmemize neden olabilirdi. Eğer bu yerleri de atlatabilirsek Kokorot'ta Vay Vay'a yakın bir noktaya üçüncü gün ulaşabilirdik. Daha sonra üç gün tırmanış ve iki günde Emli veya Karsantı'dan eve dönüş. Kötü hava, derin kar veya tırmanış rotalarındaki çığ etaplarını düşünmek bile istemiyorduk. Şu anda Kokorot'a ulaşmak bizler için başlı başına bir başarıydı. Dönüş için öncelik geldiğimiz yolu dönmekti ama gerektiğinde Karsantıdan da dönebilirdik. Bu yol çok çok uzun olması nedeniyle normal şartlar altındaki bir dönüş için uygun gözükmüyordu. Aslında hava ve kar şartlarına bağlı stratejik bir oyun oynuyor gibiydik. Faaliyetimizin tarihi bile Ankara'da aramızda uzun tartışmalar sonunda karara bağlanmıştı.

Zorlu ve iddialı (iddialı çünkü kış şartları altında hiç lojistik destek almaksızın yedek günler dahil 12 günlük bir tırmanış planlamıştık.) gözüken planımızın ilk adımı şimdilik problemsiz olarak atlatılmıştı.

Çadırımızı Akşam Pınarına kurarken gölgenin gelmesiyle hava aniden soğuyor. Saatler ilerledikçe soğuk etkisini iyice göstermeye başlıyor. Önce polar ve anoraklarımızı giyiyoruz biraz daha zaman geçiyor ve bunlar yetersiz olmaya başlıyor ve yarı yarıya tulumlarımıza girmek zorunda kalıyoruz. Gece boyunca çay ve yemek yaparken tırmanışımızın tek lüksü ve benim gönüllü olarak taşıdığım Sven Hassel'in kitabını mum ışığında okuyoruz. Zaman iyice ilerleyince uyku öncesi tuvalet için dışarı çıkıyoruz, şiddetli ve durgun soğuk iliklerimize kadar işliyor. Dışarıda kaldığımız kısa süre içinde gökyüzüne bakma fırsatı buluyoruz. Tek bir bulut bile yok ve gökyüzünde insanı çıldırtabilecek kadar çok yıldız var. O kadar parlaklar ki geceyi derip ortalığı hafif de olsa aydınlatabiliyorlar.

Önümüzde bizi bekleyen zor ve sorunlu günlere rağmen dağda olmaktan duyduğum mutluluk havada ki soğuk kadar gerçek. Ve Akşam Pınarı'nda benim gibi düşünen en az iki kişi daha var.

Sabah saat 6-6.5 gibi kalkıyoruz. Çadırı yeterince havalandırdığımız halde çadırın iç tentesi bembeyaz kristallerle kaplı. Bizimki gibi iyi soluyabilen bir çadır yeterli havalandırmaya rağmen içerde donma yaptıysa gece oldukça soğuk geçmiş demektir. İçerdeki kristaller nedeniyle tulumlarımızın tenteye dokunan kısımları ıslanmış, neyse ki kullandığımız malzemeler çok iyi.

Tulumlarımızdan tamamen çıkmadan ocağımızı ateşliyoruz. XGK benzin ocağını ısıtmak için kullandığımız ispirto tutuşmakta nazlanıyor soğuk yüzünden. Tunç tulumuyla birlikte yarı doğrulmuş hiçte uykulu olmayan bir tavırla Alptekin'i dürtüklüyor. Alptekin ise uyanmış olduğunu bildiğimiz halde gözleri kapalı sıcak tulumundan sonuna kadar çıkmak istemeyerek yatıyor. Sonunda bizim hınzırca numaralarımıza dayanamayarak gözleri hala mahmur, kalkmak zorunda kalıyor.

Şansımıza hava bugün de çok güzel olacağa benziyor. Kahvaltı için yeterli suyu eritip, tulumlar gövdemize sarılı şekilde kahvaltımızı yapıyoruz. Bu arada gün boyunca kullanacağımız suyu da hazırlıyoruz. Hiç acelemiz yok, soğuk hava ve uzun bir yol biraz daha bekleyebilir. Hazırlık ve kahvaltımızı saat 8.00'da harekete geçecek şekilde yapıyoruz. O zamana kadar hava biraz olsun ısınır umudundayız.

Zaman zaman beni bile şaşırtan bir hızla toplanıyoruz. Sürekli olarak beraber tırmanmanın ve bu tip ortamlarda bu işi beraber defalarca yapmış olmanın verdiği alışkanlığın sonucu olsa gerek bu hız. Çadırı ve kazma krampon gibi metal aksamı da yerleştirdikten sonra harekete hazırız. Saat tam 8.18 önemsiz bir gecikme.

Henüz 2200 metre civarındayız ama soğuk yüzünden ayaklarımız kazık gibi, ellerimiz içinde farklı bir şey söylenemez. Isınma umuduyla yürümeye başlıyoruz. Daha iki adım atmadan batonumun ilk boğumu içeri kaçıyor. Yaklaşık 15 dakikalık bir uğraş sonunda problemi çözdüğümüzde artık ayaklarımızı hissetmez durumdayız. Üstelik rahat çalışabilmek için ince eldiven kullandığım için ellerim hiçte iyi durumda değiller. Tekrar yürüyüşe başlayıp Sıyırma Boğazına daha doğrusu güneşe doğru koşar adımlarla ilerliyoruz. Önümüzdeki uzun günü gereksizce harcanmış enerji ve bunun yarattığı moral bozukluğu ile karşılamış oluyoruz böylece. Bir musibet bin nasihatten iyidir derler ya, bundan sonra dağa gitmeden batonları mutlaka son bir kontrolden geçirmem gerektiğini yaşayarak görüyorum. 40-50 dakika sonra güneşe ulaşıyoruz ve hemen çantalarımızı atıp ısınmaya çalışıyoruz. Güneş ve sıcak keyfimizi tekrar yerine getiriyor. Burada birkaç yudum sıcak sıvı alıp yükselmeye devam ediyoruz.

Kar, yükseldikçe daha fazla batıyor. Buna rağmen Sulağan Keler ile aynı hizada olan güneşli bir tepeye kadar mola vermeden yükseliyoruz. 40 dakikalık bir yürüyüşle Sıyırma Boğazı Sapağı'na ulaşıyoruz. Burası küçük bir çukur olduğu için çok kar biriktirmiş, biraz ilerleyip çantaları indiriyoruz. Yürümeye başlayalı zaman olarak çok fazla olmamasına rağmen 600 metre irtifayı bir anda aldığımız için tahminlerimizden fazla yorulduk. Sabah iyi bir kar yakalarsak Kokorot'ta kadar inebiliriz belki diye düşünüyorduk, ama akşam saat 6-7'ye kadar yürürsek bunu ancak gerçekleştirebiliriz ve ertesi gün bu yorgunluğun üzerine tırmanış yapamayız. Bu durumda 200 metre daha yükselip kamp kuracağız. Önümüzde daha çok yol var ve biz kendimizi bir kerede tüketmemeliyiz.

Molamızı biraz uzun tutuyoruz. Aslında daha da uzun tutabilirdik ama güneşin altında serilip dinlenen bizleri rahatsız eden küçük bir esintinin başlaması hareket zamanını belirledi. Tekrar yola koyulduk. Önümüzdeki kar biriktirmiş olan son dik eğimi de çıktıktan sonra ağır adımlarla, ani yükselişlerden kurtulmanın verdiği rahatlıkla bir saat kadar daha yürüyoruz. Ve tam önümüzde küçük ama güneş alan düzlüğün ne kadar güzel bir kamp yeri olabileceği düşüncesinin çekiciliğiyle çantalarımızı bugün için son kez indiriyoruz. Hızla çadırımızı kurup gölge gelip hava soğumaya başlamadan yerleşiyoruz.

Akşam yemeği için sucuklu bulgur ve yanına tatlı olarak kremalı bisküvi hazırlıyoruz. Yemekten sonra ise çay ve kahve içip Sven Hassell'in maceralarını okuyoruz. Bazı bölümleri tekrar tekrar okuyup kahkahalarla gülebiliyoruz. Havanın kararmasıyla kitabımızı bir kenara bırakıp yarı yarıya tulumlara girdik. Kaldı ve Güzeller ile ilgili geleceğe dönük projelerimizi, yarın bizi nelerin bekleyebileceği, romanımızın kahramanları Heide, Porto ve Küçük Kardeş'in akıl almaz yaşamlarını konuşarak geç saatlere kadar konuşup, güldük. Kısa ve hızlı bir tuvalet çıkışı ve gökyüzüne kısa bir göz atıştan sonra tulumlara gömüldük. Yarın zorlu bir gün daha bizi bekliyordu, bugünse bir adım daha yaklaşmıştık hedefe, gökyüzündeki yıldızlara bakılırsa Tanrı bizlere yardım etmeye devam ediyordu. Küçük Ayı takım yıldızını hiç bu kadar net görmediğimi farkettim birden bire...

Sabah saat 6 gibi üçümüzde uyanmıştık. Yaptığımız ilk iş çadırın fermuarını indirip gökyüzüne bakmak oldu. Masmavi bir sabah karşıladı bizi. Karşımızda Kaldı zirvesi ihtişamla yükseliyordu ve havanın bozacağına dair hiçbir belirti yoktu. Çadırımızda ise her zamanki sabah hazırlığı seremonisi yaşanıyor. Bir tarafta kar eritilerek su hazırlanırken diğer tarafta kahvaltı hazırlanıyor, tulumlar, çantalar yavaş yavaş toplanıyor.

Her sabah sırt çantasının yeni baştan yerleştirilmesi, hele hele günün erken saatlerinin o buz gibi soğuğunda çadırın toplanması ve bunun daha günler boyunca sürüp gideceğini bilmek bir süre sonra moral bozucu olabiliyor. Eğer kendinizi yapacağınız işe yeterince vermemiş ve psikolojik olarak yeterince hazırlanmamışsanız; güç, tecrübe, milyonların ödendiği mükemmel malzemeler ve yetenek gibi faktörler tüm değerlerini yitirip içinizden yükselen ve sizi konfora çağıran sese kulak verebilirsiniz (Yani geri dönersiniz).

Her sabah bütün bir gece ıslanmış ve donmuş çadırın toplanması, birleşme yerleri donarak birbirine yapışmış direkleri elle ovarak veya hohlayarak açıp toplamak, akşamları çadırı tekrar kurup kar duvarları yapmak, çadır içi düzenin yeniden kurulması ve bu işlemlerin 8-9 gün boyunca tekrarlanıp durması. Tüm bunları yaparken üşüyen, hissizleşen el ve ayaklar.

Bundan sonra faaliyetin belki de en kritik iki günümüzü yaşayacağız. Çığ rotaları ve kötü hava; hepimizin kafasında bu ikisi var. Soğuk, donuk tenteler veya donan çubuklar gibi günlük problemler yokmuş gibi heyecan içinde toplanıyoruz. Kendimizi öyle kaptırmış olmalıyız ki bugün havanın diğer günlere göre çok daha soğuk olduğunu farkedemiyoruz bile. Farkettiğimizde ise 40 dakika boyunca yürümemize rağmen ayaklarımız tamamen taş kesmiş, benim sağ elimin baş parmağı tamamen hissizleşmiş oluyor. Güneşe doğru koşuyoruz neredeyse. Eldivenlerimi değiştirip daha kalın bir şeyler giyiyorum ama iş işten geçmiş durumda. Elimin düzelmesi için sıcak bir ortama girmesi şart. Tunç güneşe ulaşmak için benim hızımı az bulmuş olmalı ki önüme geçip iz açmaya başlıyor. Bu arada çığ tehlikesi olan ilk bölgeye geliyoruz. Burası kısa yan geçiş ama eğim, kitaplarda çığ riskinin en fazla olduğu söylenen 30-40 derece. Neyse ki kar çığ için uygun bir yapıda değil. Eğer çok altlarda bir tabaka kırıp karı harekete geçirmezsek problem yaşamayız. Bu bölgeyi çok hızlı geçip kısa bir süre sonrada güneşe ulaşıyoruz. Güneşe çıkar çıkmaz mola veriyoruz tabii ki. Elimi koltuk altıma sokmuş, donmuş parmağımı çözmeye çalışıyorum. Güneşinde etkisiyle parmağım çözülmeye başlıyor. Canım çok yanıyor, küfredip yeri tekmeliyorum. Güneşle gölge arasındaki ısı farkı bu kadar çok olabilir mi?

Donuğun tamamen çözülmesiyle rahatlayıp bir şeyler içiyorum (Baş parmağım iki haftadan önce normale dönemeyecek). Yükselen güneşin sıcaklığı altında hepimiz rahatız artık. Tunç bu soğuğun normal olmadığını söylüyor. Alptekin de onunla hemfikir, benim yorum yapmam ise gereksiz görülüyor zaten.

Güneş molamız yarım saat kadar sürüyor. Sıcak, bir şeyler yemek ve sıvı almak bizi iyice kendimize getirdi. Eğer yeterince hızlı olabilirsek çadırımızı Tayyare Çukuru'na güneş altında kurabiliriz. Hareketlerimizde güneşi bu kadar önemsenmemiz ne kadar garip!

Şu anda 3000 metrenin biraz üzerinde olmalıyız. Önümüzde 200-300 metrelik bir kar kulvarı var. Çığ riski ve batak karla boğuşmamız kuvvetli bir ihtimal. Çantaları tekrar sırtlanıp merakla ilerliyoruz. Şanslı günümüzde olmalıyız ki çıkacağımız kulvardan büyükçe bir çığ düşmüş. Çok yukarılardan kopup gelen bu tabaka çığının kalıntıları kar kulvarını muhtemelen taş gibi sert hale getirmiş, üstelik beraberinde tüm çığ riskini sürüp götürmüş olmalı. Yukarıları incelediğimizde kopup gelecek başka bir tabaka kalmadığını görüyoruz. Büyük bir mutluluk ve heyecanla çığ kalıntılarının arasına girdiğimizde karın tahmin ettiğimiz gibi sert olduğunu, çığ kalıntılarının yanlarında ise karın dize kadar battığını fark ediyoruz. Bu çığ biz burayı çıkarken düşseydi olabilecekleri ve sonuçlarını düşünmek istemeden, rahat ve hızlı bir şekilde yükseliyoruz. Çığ neredeyse 3250 metrelik Küçük Cebel zirvesine kadar geniş bir bölgeyi sürüp getirmiş. Teknik zorluğu bu kadar az olan bir zirvenin bile bu kadar büyük risk taşıyabildiğini bilmek hiç bir dağın küçümsenmemesi gerektiğini anlatıyor.

Faaliyetimizi planlarken sorun çıkabilecek iki bölgeyi güvenle geçtik. Sırt K.Cebel zirvesinin 100 metre kadar altındaydı. Ve bu sırtın arkasına baktığımızda tam üç gündür ulaşmaya çalıştığımız kışın hiç bir dağcının ayak basmadığı (bildiğimiz kadarıyla) Kokorot Vadisi'ni seyrediyoruz. Üzerinde bulunduğumuz geçidin Kokort Vadisine inen dev yüzünde yer yer tabakalar kopup kaymış, bazı yerlerde ise çatlaklar gözüküyor. Üstelik kayalık olması gereken yüzde nedense birkaç karaltı dışında taş, kaya namına pek fazla şey göremiyoruz. İlerilere Vay Vay ve Boruklu zirvelerine baktığımızda ise her iki zirvenin de bembeyaz, alabildiğine beyaz olduğunu fark ediyoruz. Bu kadar çok kar buraya nereden, nasıl gelebilir? (Bu sorunun cevabını iki gün sonra alacaktık).

Gördüklerimiz endişe verici, hayır düzeltiyorum tam anlamıyla ürkütücüydü. Birbirimize bir şey söylemesek de üçümüzde buraya kadar boşuna mı geldik diye düşündük herhalde. "İneriz" dedim "çok da kötü değil", "ineriz" dediler Alptekin ve Tunç "hiç de kötü değil". Hadi indik diyelim Vay Vay'a çıkabilir miydik? Kimsenin ağzından bununla ilgili bir söz çıkmadı. Problemleri sırayla aşmaya çalışıyorduk. Eğer Kokorot Vadisine inebilirsek yarına daha çok zaman vardı.

Birkaç dakikada K.Cebel'in ilk kış çıkışını gerçekleştirmiş, zirvede aşağıya inerken uygulayabileceğimiz taktikleri tartışıyorduk. Kuvvetli rüzgara rağmen sıkıca giyinmiş bir saat kadar manzara seyredip fotoğraf çektik. Sulağan Kaya, Cebel Başı, Gürtepe, Kaldı, Alaca, Vay Vay, Boruklu, H serisi zirveleri ve uzaklarda Demirkazık..... Doyasıya seyrettik.

Kokorot Vadisi'ne inmeye başlıyoruz. Kar zaman zaman çok sert, zaman zamansa hiçbir uyarı olmadan belimize kadar batıyor. Mümkün olduğunca tabakaların kaymış olduğu yerlerden ilerliyoruz. Bu nispeten daha güvenli. Çığ riskinin fazla olduğunu düşündüğümüz yerlerde iki kişi geride güvenli bir yerde bekleyip üçüncü kişi önden ilerliyor. O güvenli bir noktaya ulaştığında ise diğer iki kişi sırayla ilerliyor. Bu arada gözler sürekli riskli bölgeden geçen kişiyi izliyor her hangi bir tersliğe karşı. Tek tek ve büyük adımlarla ilerleyerek 4-5 yan geçiş yapıyoruz. Buraya kadar acele etmeden ve yolumuzu uzatmaktan çekinmeden en güvenli bölgelerde ilerlediğimiz için problemlerle karşılaşmıyoruz. Ancak önümüze son bir etap çıkıyor ki nasıl bir yol izleyeceğimiz konusunda uzun uzun düşünmek zorunda kalıyoruz. Sonunda sırayla altımızdaki bir kaya bloğunun altına, orada toplandıktan sonra ise sırayla dimdik aşağıya güvenli bölgeye geçmeye karar veriyoruz. Önden ben ilerliyorum. Büyük ve hızlı adımlarla. 20 metre alçalarak bir yan geçiş yaptıktan sonra kayanın altına ulaşıyorum. Tam güvendeyim derken 1-2 cm genişliğinde kısa bir çatlak fark ediyorum. Çatlak görünüşte korkunç değil hatta büyük ihtimalle tehlikesiz ama kimse bunu bana garanti edemiyor ne yazık ki. Bir diğer risk de çok yukarılardan sıcak nedeniyle kopup gelebilecek tabakalar. İyice alçalmış olduğumuzdan çok daha yukarılardaki kar durumunu bilemiyoruz. Önce Tunç sonra Alptekin çatlağa şöyle bir bakıp yanıma geldiler. Hareket sırası tekrar bana geliyor, dimdik, koşar adımlarla aşağıya doğru iniyorum. Birkaç dakika sonra eğim azalıyor, güvenli bir yere doğru ilerleyip Tunç ve Alptekin'in gelmelerini bekliyorum.

Hepimiz bir araya geldikten sonra düşmeye başlayan adrenalin seviyesinden olsa gerek kendimizi yorgun hissetmeye başlıyoruz. Oysa birkaç dakika önce kesinlikle böyle bir şey hissetmiyorduk. Sonunda Kokorot Vadisi'ndeyiz. Aldığımız risk çok fazla sayılmazdı ( Daha fazla riski de göz göre göre almazdık zaten) ama o bile hormanal dengemizle oynamaya yetmişti.

Bir saat kadar daha yürüyerek Boruklu Dağı'nın tam altına güzel genişçe bir düzlüğe kamp kurmaya karar verdik. Tayyare Çukuruna gitmekten vazgeçmiştik; çünkü daha önce planladığımız Vay Vay, Abdülmecit Doğru, Ortadağ, Boruklu traversi mümkün gözükmüyor. Bu zirveleri birbirine bağlayan sırtlarda balkonlar ve kopup ayrılmış düşmeye hazır tabakalar olduğunu geçitten görmüştük  (Bırakın bir traversi, bu zirvelerden herhangi birine çıkabileceğimiz bile şüpheli gözüküyordu). Bu yüzden Vay Vay'a rahatça gidebileceğimiz, Boruklu ve Ortadağ'a yakın, hava bozduğu takdirde kaçışın daha kolay olacağını düşündüğümüz bu yeri seçmiştik. İş artık iyice ciddiye binmişti. Belki Vay Vay'a bile çıkamayabilirdik. Üç gün boyunca yürünen bu kadar yol, çekilen güçlükler, planlar, hayaller...

Tunç ve ben çadırı kuruyoruz, Alptekin'de kar duvarı için kar blokları kesiyor. Çadırı sabitledikten sonra iki kişi kar duvarı örerken bir kişi de çadır içi düzeni sağlıyor. Çadırımızı kurduğumuz zemin dümdüz ve buz. Burada kaldığımız sürece rahat bir zeminde yatacağız anlamına geliyor ama diğer taraftan da kar duvarı için taş gibi sert bloklar kesmek de demek. Bu sert karı kesmek yorucu olduğu için bu işi sürekli olarak değişerek yapıyoruz. 40-45 dakika sonra kar duvarı örme işimizi bitirip çadıra girdiğimizde bizde yorgunluktan bitmiştik artık. Çadıra girer girmez ilk işimiz ocağı yakıp çay suyu koymak oluyor. Diğer taraftan da kavurmalı bulgur için hazırlıklar yapıyoruz. Çadırda herkes hareket halinde yemek, çay, giysilerin değiştirilmesi, fotoğraf makinelerinin soğuktan etkilenmeyecek şekilde saklanması, uyku tulumlarının kompresyon torbalarından çıkartılması gibi işlerin hepsini çayımız hazır olana kadar tamamlıyoruz. Yemeğimizi de yedikten sonra ikinci çayımızı içip yanına kremalı bisküvi açıyoruz. Biraz Sven, biraz sohbet, bol çay...

Kokorot Vadisi'ndeyiz, muhtemelen kışın buraya ulaşabilen ilk dağcı ekibi biziz. Hiçbir yere çıkamasak bile bu çok önemli. En kötü ihtimalle bir ilk kış çıkışı ve kış aylarında hiç yapılmamış bir Trans Toros yapmış olacağız (Kendimizi avutuyormuyuz ne!). Gün boyu yaptığımız konuşmalar sonucu dönüşü Kokorot Vadisi'nden yapmaya karar veriyoruz. Gerçi şehir ayakkabılarımız Salim abide kaldı ve Adana'da plastik ayakkabılarla dolaşmak zorunda kalacağız ama en mantıklı yol bu gibi gözüküyor. Bugün indiğimiz yeri tekrar çıkmak hepimize çok zor geliyor. Gerçi Karsantı'ya ulaşmak içinde en az 60 km yürümemiz gerekecek ama en mantıklı yol yine de Köküt Yaylası üzerinden Karsantı'ya geçmek olarak gözüküyor. 

Yorgunluk, soğuk ve yarın yapacağımız Vay Vay zirvesi denemesi nedeniyle erken kalkma zorunluluğu, erkenden yatmamıza neden oluyor. Yatmadan bir kez daha gökyüzüne göz atıyoruz. Yıldızlar yine tüm berraklıklarıyla üzerimizdeler. Hava yarın bozmamalı. Hepimiz bu temenniyle tulumlara gömülüyoruz.

Sabah saat 4.00 gibi hepimiz uyandık. Bu kadar erken uyanmamızda soğuğun verdiği rahatsızlığın rolü büyük olmalı. Gece o kadar soğuktu ki Tunç ve Alptekin yüzlerinin açıkta karan son birkaç santimetrekaresine bile polar gibi şeyler örtmek ihtiyacı duymuşlar. Bende tuluma tamamen girip öyle uyumuşum. Aladağlarda kötü malzemeler kullanmak zorunda kaldığımız dönemlerde bile soğuktan bu kadar rahatsız olmamıştık (Aynı tarihlerde Aladağlarda olan başka bir ekip bu gecenin sıcaklığını -35 derece ölçmüş).

Tulumlarımızdan çıkmadan ocağımızı ateşliyoruz. Soğuk nedeniyle ocağımızın ön ısıtmasında kullandığımız ispirto bir kez daha yanmakta nazlanıyor. Çok şükür ispirto ocağı kullanmak gibi bir hata yapmıyoruz, bir litre su için herhalde geceden ocağı yakıp bırakmamız gerekirdi. Epeyce bir uğraştan sonra XGK gürültüyle yanmaya başlıyor. Elde ettiğimiz ilk sıcak suyla çay içerken diğer suları termoslara dolduruyoruz. Bu arada sıkı birde kahvaltı yapıyoruz.

Tırmanış çantalarımızı çadırın içinde nispeten sıcak bir ortamda hazırlıyoruz. Yanımıza yiyecek ve sıcak sıvıların yanında, teknik malzeme olarak 30 metre 9 mm ip, 4-5 sikke, adam başı bir HMS karabin ve iki karabin alıyoruz. Hafif olabilmek için emniyet kemerlerimizi yanımıza almamıştık ama onun yerine gerektiğinde kullanmak için perlonlardan emniyet kemeri yapmayı planlamıştık. Bu küçük hesap bize adam başı 500 gr kadar hafiflik sağlamış oldu. Yaz aylarında emniyet gerektirmeyen Vay Vay Dağı'nın Batı Yüzünün birkaç bacamsı çatlak dışında problem çıkarmayacağını düşünüyoruz. Problemli yerleri de büyük ihtimalle serbest geçebiliriz, ip ve diğer malzemeler ise başımız sıkıştığında güvenle geri inebilmek için yanımızda zaten.

Hava yine çok soğuk. Gökyüzünde ise hiçte hoş mesajlar vermeyen yüksek ama simsiyah bulutlar geziniyor. Üstelik bulutların geliş yönleri güney, yani Akdeniz'den geliyorlar. Bugün Vay vay zirvesi için son şansımız olabilir.

Buraya gelene kadar geçen üç zorlu günün yorgunluğu üzerimizde ağır ağır yürüyoruz. Kar bazı yerlerde çok derinken, rüzgar alan yerlerse tam tersine taş gibi sert. Yolda kampımıza doğru gelen kurt izleri görüyoruz. Ancak izlerden aniden gerisin geriye döndükleri anlaşılıyor. Sesimizi duyup ürkmüş olmalılar.

Tayyare Çukuru'na kadar hiç mola vermeden 40 dakikada iniyoruz. İşin yorucu kısmı da burada başlıyor. Buradan itibaren sürekli tırmanış var ve kar zaman zaman çok yorucu bir yoğunluk alıyor. Yorucu olan yerlerde sırayla iz açıyoruz. Zaman zaman sert ama çoğunlukla yorucu derin karda ilerliyoruz. Soğuk nedeniyle Tayyare Çukuru'ndaki kısacık molamızdan sonra Vay Vay Batı Yüzüne girene kadar durmuyoruz. Mesafenin çok kısa olmasına rağmen dağın güneyinden batısına dolanmak kış şartları nedeniyle oldukça yorucu oluyor.

Batı Yüzüne girişte ise çok fazla gerekmemesine rağmen kramponlarımızı takıyoruz. İleride garip bir eğimde krampon takmaktansa erken takıp biraz fazla yorulmak daha avantajlı geliyor hepimize.

Gözümüze bir kulvar kestirip oraya giriyoruz. Kar yine zaman zaman sertleşip zaman zaman diz boyu batıyor. Üzerinde bulunduğumuz kar kulvarı yer yer 40 derecelik bir eğimle yükseliyor ve yükseldikçe daralıyor. Duraksamadan yükseliyoruz. Kar kulvarı sağa sola sapmadan doğruca yükseliyor. Bazı yerlerde kar geniş olmasa da çatlamış, bunun için elimizden geldiğince hızlı hareket ediyoruz. Hava çok soğuk olduğu için karı harekete geçirebilecek tek dış etken bizlerin ağırlığı ve ayak izlerimizin tabakalar arası bağlantıları kesme ihtimali. 40 dakika daha yükselince kulvar bir kaya bloğu ile son buluyor. Sola doğru kayan ve rahat gözüken bir kar kaya karışık bir geçiş var gibi gözüküyor ama buraya ulaşmak için çığ riskinin sevimsizleştirdiği kısa bir yan geçiş var. Üstelik bu kulvarın bizi nereye götüreceğini tam olarak kestiremiyoruz. Bir karar vermemiz gerekli. Hazır düşünmek için durmuşken soluklanmaya da fırsatımız oluyor. Hava bozmaya o kadar meyilli ki en kısa zamanda zirveye ulaşıp kötü havaya yakalanmadan inmek istiyoruz. Bulunduğumuz yer zirvenin en fazla 100 metre altı olmalı. Bu sol tarafa doğru kayarsak ulaştığımız sırttan zirveye geçiş bulamayıp dağın kuzey duvarının son 50 metresine inmemizi gerektirebilir. Buraya indikten sonra tekrar zirveye doğru yükselmemiz gerekecek ki, geçtiğimiz yaz Alptekin ile birlikte bunu çok rahat yapmıştık. Ancak bu yüzey kışın nasıl olur bunu kestirmekte zorlanıyoruz. Eğer önümüzdeki kaya bloğunu aşabilirsek ki biraz zorlarsak bunu yapabiliriz. Bu yol bizi doğrudan zirveye çıkarır. Sonunda sola doğru yan geçerek yükselmeye karar veriyoruz. Kısa süren yan geçişten sonra yarı kaya, yarı kar yükseliyoruz. Hala ip açmayı gerektiren bir zorlukla karşılaşmadık. Ama daha yavaş ve temkinli ilerliyoruz. Kısa bir süre sonra ise kendimizi sırtta buluyoruz. Kuzey yüzü altımızda korkunç bir boşluk olarak gözüküyor. Dört bir tarafımızda Aladağların çeşitli zirvelerini görebiliyoruz. Tunç ve Alptekin soğuk ve rüzgar nedeniyle anorakla tırmanıyorlar. Sırtta yavaş ve dikkatli olarak ilerliyoruz ve beş dakikadan daha az bir süre içindeyse hepimiz zirvedeyiz. 

Ziyaretçisi az eski dostumuzla yine birlikteyiz. Zirveye ulaşmak her zaman büyük bir haz verir bize ama öyle tırmanışlar vardır ki ondaki duygu yoğunluğu diğerlerinden çok daha fazladır. Vay Vay'ın zirvesinde bu özel hazzı yaşıyoruz. Yıllarca kurulan hayaller, yapılan planlar, denemeler ve çalışmaların sonunda zirvedeyiz sonunda. Havanın belirsizliğine rağmen zirvede uzunca bir süre (40 dakika kadar) kalıyoruz. Ardından da hızlı bir inişe başlıyoruz. 1,5 saat içinde kramponlarımızı taktığımız, kulvarın başına kadar iniyoruz. Burada bir şeyler yiyip içtikten sonra hiçbir acele belirtisi göstermeden kampımıza doğru yola koyuluyoruz. Tayyare Çukuruna kadar indikten sonra, batak karda usandırıcı bir çıkış yaparak kamp yerimize geri dönüyoruz.

Kampa döner dönmez tam dört günlük yorgunluğu atacak kadar yedik, içtik ve ayaklarımızı çadırın içinde boylu boyunca uzattık. Çaylarımızı içerken ertesi gün neler yapabileceğimizi konuşuyoruz. Kampımız tam olarak Boruklu ile Ortadağ arasındaki çanağın altında. Bu yüzden sabah saat 8.00 gibi geç bir saatte her iki zirveye de çıkmak üzere hazırlanmaya karar veriyoruz.

Vay Vay zirvesine çıktığımız sabah bozma belirtileri gösteren hava akşama doğru aniden açıldı. Şanlıyız diye düşünüyorduk. Ama ertesi gün sis içinde uyanınca nasılda aldandığımızı fark ediyoruz. Tamamen sis içindeyiz ve görüş alanı namına hemen hiç bir şey yok. Sadece zaman zaman büyük karaltılar görebiliyoruz o kadar. Saat 9.00 olduğunda sis açılmadığı için yola çıkmamıştık. Artık saat 10.00 olduğunda ise havanın açması için beklemekten sıkıldık ve tırmanışa başladık. Sis içinde hemen hiçbir şey göremeden körlemesine yükseliyoruz. Bu kör yürüyüş bir saat kadar sürüyor ve yükseldikçe yavaş yavaş sisten çıkmaya başlıyoruz. Çanağın ortasına ulaştığımızda sis artık tamamen altımızdaydı. Masmavi gökyüzü ise tepemizde.

İlk önce Boruklu'ya çıkmaya sonra da sırttan Ortadağ'a geçmeyi düşünüyoruz. Rota çok kolay. Hatta kazma kullanmayı gerektirmeyecek kadar kolay. Gerçi arada küçük kaya etapları var ama bunlarda problem teşkil etmiyor. Bu şekilde bir süre yükseldikten sonra işler yavaş yavaş karışmaya başladı. Çıkmayı planladığımız sırtın altında pek çok geniş çatlak, kayarak üstümüzde bir yerlerde durmuş tabaka karlar fark ediyoruz. Bu arada kar adımınızı ilk attığınızda sizi taşıyor ancak tüm ağırlığınızı verdiğinizde diz boyu, bazen daha da derine batmaya başladı. Bir süre daha böyle devam etmeye çabaladıktan sonra ısınan havayla birlikte riskin sürekli olarak artmasına dayanamayıp geri dönme kararı aldık. Koşar adımlarla tekrar çanağın tabanında güvenli bir yere ulaşınca ne yapacağımızı bilemez halde sıvı alıp bir şeyler atıştırdık. Şimdiye kadar hep Vay Vay'dan korkmuş Boruklu ve Ortadağ içinse mutlaka çıkarız diye düşünmüştük. Ama gerin görün ki...

Biraz düşündükten sonra belki daha iyidir diyerek Ortadağ'ın Güney Yüzüne giriyoruz. Gerçektende yamacın yönü değiştiği için kar durumu çok farklılık gösterdi. Zaman zaman çok derin batmasına rağmen Ortadağ'a doğru dimdik çıkmaya başladık. Üçümüz birbirimize iyice yaklaşmış tek sıra halinde önde Tunç arkada biz tırmanıyoruz. Yarım saat kadar sonra Tunç ve Alptekin yer değiştiriyorlar. Bir yarım saat geçtikten sonraysa öne ben geçiyorum. 1.5 saat sonra zirveye ulaşıyoruz. Yol boyunca hiç mola vermedik. Herkes temposu yavaşlamaya başlayana kadar iz açıp yerini diğerine bırakmıştı. Böylece az da olsa çığ riski içeren rotayı kısa süre içinde geçmiştik.

Ortadağ'ın zirvesine de ulaşmıştık. Ama sırttan Boruklu Zirvesine geçmek hayalden bile öteydi. Sırtın alt kısmı boydan boya çatlamış üstü ise balkon ve kornişlerle doluydu. Zirveden güneyden gelen bulut denizini ve diğer zirveleri doyasıya seyrettikten sonra kampımıza geri dönüyoruz. Sis tamamen kalkmıştı ama güneyden gelen kötü hava yarın veya en geç ertesi gün tepemizde olacaktı. Havanın bozmak üzere olduğunu bilmek en yakın yerleşim birimine 60 km uzakta olan bizler için hiçte sevimli değil. Dönüş yolumuzdaki çığ kulvarları ve döneceğimiz mesafe düşünülürse yağacak olan yeni kar bizi Vay Vay Dağı'nın altında birkaç gün daha geçirmeye zorlayabilirdi. Gerçi böyle bir durunda ne aç ne de yakıtsız kalırdık. Yanımızda acil durum için fazlasıyla yedek vardı. Ama kim mahsur kalmak ister ki.

Gece yattığımızda bulutlar tehtitkar bir şekilde dağa yaslanmıştı. Gece yarısından sonra ise kar yağışı başlamıştı. Sabah kalktığımızda çadırın üstü tamamen karla kaplanmış, kazma , baton ve kramponlar tamamen kar altında kalmıştı. Bu malzemelerin kar altında kalarak kaybolma riskini ortadan kaldırmak için hepsini toplu olarak bir köşeye koyduğumuz için problem yaşamıyoruz. Ama kar altındaki çadırı çadıra zarar vermeden toplayabilmek bizi epeyce uğraştırıyor.

Kamp yerinden attığımız daha ilk adımda belimize kadar toz kara gömülüyoruz. Sis ve rüzgarla birlikte yağan karın   oluşturduğu kötü görüş şartlarında daha önce hiç inmediğimiz, sadece yukarılardan belki bir gün ineriz diye kafamıza nasıl bir yer olduğunu kazıdığımız Kokorot Vadisi'nin alt kısımlarına doğru belimize kadar batan toz karda ve el yordamıyla iniyoruz. İzlediğimiz yol tamamen tahminlerimize dayanıyor. Kokorot vadisi bizi mutlaka Köküt Yaylasına indirecek ama, vadi içindeki bazı iniş yolları uzun ve dik kayalarla kesiliyor. Umudumuz seçtiğimiz yol üzerinde bunlardan birinin olmaması.

Beyaz bir hiçlik her tarafımızı kaplamış, zaman zaman garip oyunlar oynuyor bizlere. Eğimli sandığımız yerler düz düz olarak algıladığımız yerler ise eğimli çıkarak tökezlememize neden oluyor. Aramızdaki mesafeyi bir-iki metre fazla tutuyoruz ki önde ilerleyen önünü seçemeyerek bir yerlerden uçarsa diğerleri de onu takip etmesin. Önlem olarak ipe girip birbirimize bağlanmakta çok anlamsız; çünkü bu toz karda kimse kazmayla kendini sabitleyemez, yani bir terslik anında hep beraber düşeriz.

1-1,5 saat sonra sis açılmaya başlıyor ve gideceğimiz yerleri çığ yüklü rotaları daha rahat seçebiliyoruz. Biraz daha irtifa kaybettiğimizde artık sis tamamen üstümüzde kalıyor. Yukarılar ise cadı kazanı gibi kaynamaya devam ediyor. Aşağıda çam ağaçları rahatça gözüküyor. Kamptan ayrıldıktan 2,5 saat sonra Köküt Yaylasına ulaşıyoruz. Lapa lapa yağan kar altında bir şeyler atıştırıp yola koyuluyoruz. Önümüzde Köküt Yaylasından Karsantı ilçesine (yeni ismi Aladağ) kadar döne döne uzanan 50 km daha yol var. Plastik ayakkabılar, hala dolu sırt çantaları ve irtifa kaybettikçe kardan yağmura dönüşecek olan 50 km daha.

Çaresiz yürüyoruz. Bu işe soyunduğumuz zaman böyle bir şeyi göze almıştık zaten. Köküt Yaylası'ndan Karsantı ilçesine giden stabilize yol önceleri derin kar kaplıydı. Alçaldıkça kar azalarak 3-4 saat sonra yerini çamura bıraktı. Çam ormanları içinde dere kenarında ilerleyen yolda umarsızca yürüyoruz. Çamur yüzünden çantalarımızı indirip doğru dürüst bir mola bile veremiyoruz zaten. Her yer vıcık vıcık çamur üstelik yağmur kesintisiz devam ediyor. Bu geceyi rahat geçirebilmemiz için Ortaca'ya ve oradaki eski orman evine ulaşmamız gerekli. Saatler geçmesine rağmen ne Ortaca ne de orman evi dönemeçlerin ardından çıkıvermek bilmediler bir türlü. Akşam gün battıktan nice sonra Ortaçağ'a varıyoruz. Hemen iki katlı ahşap konağımıza yerleşiyoruz. Yatacağımız yerler, kuru giysiler, yemek masasının ve sandalyelerin düzenlenmesinden sonra yemek zamanı geliyor. Yemek olarak 2 paket bulgur, yarım paket makarna ve yanında tatlı niyetine yenebilecek her şeyi yiyip adam başı üç litre kadar çay içiyoruz.

Geceyi evin üst katında geçirip sabah saat 5.00'da hepimiz cin gibi ayağa kalkıyoruz. Elimizdeki kahvaltılıkların tamamını yedikten sonra toplanarak yolumuza devam ediyoruz. Önümüzde en iyi ihtimalle 25 km daha yol var. Saatte 5 km hızla yürürsek 5 saat sonra Karsantı'da olabiliriz. Ancak Yolun sürekli inip çıkması ve ayağımızdaki ayakkabılar nedeniyle bu imkansız. 

Tunç, iki yıl önce Nafiz ile bu yolu geçtiği için psikolojik olarak daha fazla zorlanıyor olmalı. Tunç yolun Ortaca'dan sonraki kısmını ciple yarım saatte geçtiğini söyleyince Alptekin ile bu bilgi üzerinde tartışıyoruz. Cip bu kötü yolda saatte 40 km hızla giderse geriye kalan yol ...

Saatler sonra, artık her dönemecin arkasında birşeyler beklemekten vazgeçip umarsızca yürürken sonunda Karsantı'nın köylerine ulaşıyoruz. 1,5 saat sonraysa Karsantı'ya varıyoruz.

Karsantıda bir yemek, 2 saatlik maceralı bir Karsantı-Adana minübüs yolculuğu, Adana otobüs terminalinde inatla plastik ayakkabılarımızı boyamaya çalışan boyacı çocuklar ve kaç saat sürdüğünü hatırlayamadığımız Adana-Ankara otobüs yolculuğu.

Evlerimize girdiğimizde hepimiz uzun zamandan beri planladığımız bir programı gerçekleştirmekten mutluyduk. Ama ertesi sabah telefonlarımızda iki hafta sonra gitmeyi planladığımız yeni tırmanış faaliyetinin detayları konuşuluyordu. Vay Vay tatlı bir anı olmuştu bile.



Kürşat AVCI

Son DüzenlenmePazar, 16 Aralık 2012 00:14

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.



Anti-spam: complete the taskJoomla CAPTCHA
yukarı çık

hakkımızda

  • Pandül Neden Var
  • Web Destek Projesi
  • Site Haritası
  • Fotoğraf Galerileri
  • Reklam
  • Grafik Malzemeleri

Üye Giriş yada Kayıt Ol

Our website is protected by DMC Firewall!